DÖNÜŞÜM

                                 
                                                                         

 Saatin sesi hiç susmayacakmış gibi ötmeye devam ediyordu. Saat beş. Kurmalı bir saatti bu, ötme süresi onun kurma şekline bağlıydı tam olarak. Saat beş. Kalkma vakti. Güneş doğmamıştı daha. Adam kurmalı saatin zembereği gibi kalktı yataktan. Hatta adamla saatin ritimleri hesaplanabilse aynı ritmi tutturmaları içten bile değildi. Tik tak tik tak tik tak. Yatağın ucunda terlikleri hazır ollll şınav, vaziyetinde bekliyorlardı. Ve nihayet görev başlamıştı. İleri geri ritim bozulmadan tik tak tik tak.

5 adet kuru siyah zeytin, 2 dilim kepekli ekmek, 1 adet yumurta ve bir bardak portakal suyu da bu seremoniye eşlik etmeye hazırdılar öyleyse ayağa kalkıp marşın okunma vakti gelmişti.

Bu seremoni bittikten sonra ise evden çıkmadan önceki en önemli bölüme tabi ki geçilebilirdi. Saat de tam olarak altıya ulaşmıştı bile, ne bir eksik ne bir fazla. Kahverengi giysi dolabının önüne geldiğinde tek yapması gereken hiç düşünmeden, askılardan üçüncü sıradakini almaktı. Çünkü bu gün günlerden Çarşamba olduğuna göre ilk iki sıranın da boş olması gerekirdi. Tek düşünmesi ve elbette hatırlaması gereken ise günlerden hangi gün olduğuydu. Nihayet saat 6:30 olmuştu ve sıra, her gün aynı saatte gittiği mahalle kahvesine gidip orta kahvesini içmekteydi. Ne bir eksik ne bir fazla orta kahve. Kahvehaneye adım atar atmaz kahvesi ve gazetesi sıraya girip onu beklemeye başlarlardı. Haberler tam olarak saat 7’deydi. O zamana kadar gazetenin bitmiş olması gerekirdi. Sigara içmez ve hasbel kader yanına düşmüş insanlara da asla içirtmezdi. Sigara yasağının çıkmış olmasına ise dünyada ondan fazla sevinen olmamıştı. Bu durum onu mutlu etmiş hatta bu yasağın çıktığı gün öyle ki sevinçten yatma zamanını 2 dakika bile geçirmişti. Keyfine diyecek yoktu, çünkü aynı zamanda bütün kahvehaneleri dolaşıp sigara içen olup olmadığını denetleyebilecek bunun sonucunda hangi kahvede hangi tarihte ve hangi zamanda sigara içildiğini siyah defterine not edebilecek ve yetkililere de bildirecekti. Bundan büyük bir mutluluğu düşünemiyordu bile. Hele ki o yetkililer o kahvehaneye gidip cezayı yazarlarsa değmeyin keyfine. Neyse ki onun sürekli gittiği kahvede insanlar buna asla kalkışmazlardı.
                                                                                                                           
Gazeteyi bitirir bitirmez haberler başladı. İşte ilk haber: “tatil süresince trafik kazalarında ölenlerin sayısı 6.572 kişiye ulaştı”. “cık cık cık yazık be şu hale bak herkes trafik kurallarına uysaydı böyle olmazdı tabi, hep kurallara uyulmadığı için oluyor bütün bunlar”  diye yüksek sesle söylendi, karşılık veren olmadı kahvede. Sadece arka sıralardan birkaç “cık cık” sesi kahvenin duvarlarına çarpıp kayboldu. Oysa bir sonraki haber moralini tamamen bozmaya yetmişti “asacaksın bunları, ibreti alem olsun diye kalabalık bir caddede sallandırdın mı bak bakalım aynı şeyi başkaları yapıyor mu? Almayacaksın bunları, şehre girerken soracaksın nerelisin diye, ya da hata kaza girdiler mi toplayıp traktörlerin içine şehrin dışına bırakıvereceksin, cık cık cık” bu sefer ise kahvehane ahalisi “doğru doğru” diye hep bir ağızdan cıkcıklamaya, vakvaklamaya ve hırlamaya başlamıştı. Tam bu sırada kahveye giren biri olsaydı eğer, korkup kaçması içten bile değildi. Öyle ki cık cıklar, hav havlar birbirinden güç bularak iyice artmış yerini havada rastgele uçuşan ana avrat düz gitmelere bırakmıştı bile. Tam bir arınma anı. Adamın öne sürdüğü çözüm basitti ama, insanlar tarafından bir o kadar da etkili bulunduğu söylenebilirdi.

Adam söylene söylene kahvehaneden çıktı. Bir an kalem ve kâğıdını unuttuğunu sandı oysa onlar her zaman koyduğu cebinde şınav çekmeye başlamışlardı bile. Tam cebini yoklarken kara kalın kaşlı bir adam, onu görmeyerek omzuna çarptı. Adam özür dilemek için tam söze başlamıştı ki “Dikkat etsene be hangi dağdan indin eeee eee geri zekalı.” böyle bir durumda cümlenin başı tahmin edilebileceği gibi çıkardı ama cümlenin noktadan ve kendi kendine söylenmeden önceki hali ise karşıdakinin birçok özelliğine bağlı olabilirdi. Buna bağlı olarak da bu cümle “geri zekalı” şeklinde tamamlanabilirdi çünkü adam bilmediği bir dilde ona bir şeyler söylüyordu ve bu durumda da cümlenin bu şekilde kuruluyor olması gerekirdi, kural bundan ibaretti. Gerçi adamın özür dileme hali içinde olduğu tüm evrensel vücut kurallarıyla doğrulanabiliyor olsa da, dilini anlamamış olması onu kat be kat sinirlendirmişti. “Nerde yaşıyorsan, düzgün konuş oğlum düzgün konuş, ne diyorsun sen”. “Kusura bakmayın bir an ağzımdan...”. “Tamam tamam kes artık”.

SABAH GÜNEŞİ



Yumuşacık sabah güneşi aydınlatacak yüzümüzü
Bi bakmışın ötede deniz şıpır şıpır, taptaze
Kokusu geliyor masmavi.
Bi bakmışın elimi dolamışım beline,
Tutup tutup öpesim gelir.
Uzansak düşecek dünya
Bi bakmışın denize bulanmışız
Tuzlanmış kirpiklerimiz
Kıpırtısız uyumuşuz
Sıcacık.

KIVILCIM


Fotoğraflar: Mert Çakır
Yazı: Soner Çakı








Küçük bir kıvılcımla başlar her şey. Küçücük bir kıvılcım, küçücük bir duman. Hayat bu kıvılcımlarla kurulur bu kıvılcımlarla yok olur, bu kıvılcımlarla anlam kazanır ya da anlamsızlaşır. Her hareketin, her davranışın bir öncesi vardır aslında. Kimileri önce görür her şeyi, bu da hareketin ya da olayın oluşum sürecinden kazanılan tecrübedir. Tecrübe edile edile öğrenilir bazen, tecrübe edile edile öğrenilmez bazen.


Karşı kıyıda küçük bir duman parçasından ibarettir ateş. Sanki karşı kıyıda kalmaya mahkum ve asla bizim yaşamlarımıza kadar girme cesareti gösteremeyecektir, gösterse bile kafası ezilip yok edilebilir. Yok edilebilir edilmesine ama geride bıraktığı kül ve dumandır yalnızca hepsi o kadar. İlk kıvılcımları kim tutuşturmuştur? Kim izin vermiştir buna?  Göğe yükseldikçe kara dumanlar bütün sorular anlamsızlaşır ve silikleşir, grileşerek kararır.  Mavi griye karşıdır artık, siyah yeşile ve elbette bütün renklere. Artık bütün soruların anlamsızlaştığı an gelip çatmıştır, kaçınılmaz olan da budur. Geriye dönmek ne mümkün, bütün renkleri görmek tekrar masmavi bir günde.

Oysa önemlidir o ilk soru: İlk kıvılcımı kim yakmıştır? Her şey ortadadır aslında. Bütün iş, o kara dumanların arkasını görebilmektedir. Yoksa ahlar vahlar arasında kara dumanlara bakıp kalmaktan başka bir şey gelmez elimizden. Öyle ya biz ne yapabiliriz ki? Böylece yeşil griye çalar önce, sonra kara dumanlar yükselir gökyüzüne, sonrası ise gridir hep. Ve bir bakarız karşı kıyı nasıl griye dönüşüvermişse bir gün, bir gün de makineler çalışır karşı kıyıda, hatta denizin ortasında bile görebiliriz bu makineleri. Bir bakarsın denizin ortasında bir dozer. Deniz boğulmuş. Bir bakarsın karşı kıyıdan betonlar yükselmeye başlar, önce bir, sonra iki, derken sayı saymaya gerek yoktur artık. Her taraf bembeyaz beton. Hep karşı kıyıdan baktığında o beton yığınlarını görmeye mahkumsundur artık. Doğan değişmiş, bünyen bozulmuştur, özensizce yerleştirilmiş yapmacık birkaç ağaç görebilirsin binaların ardından, şanslıysan elbet ve sen hep karşı kıyıdan seyretmeye mahkumsundur acı olan da budur. 

Önce ormanın yanar, sonra denizin dolar, sonra betonlar sarar her yanı diyalektik bir süreç sanki. Ve sonra herkesten sözbirliği etmişçesine aynı cümleler “biz yapmadık (yakmadık demek istiyor)”, “kesinlikle biz yapmadık”, “hayır hayır kesinlikle biz yakmadık”, sonra savunma şekilleri değişir “Cezası neyse çekeriz”, “parası neyse veririz” (MNG şirketinin denizi toprakla doldurması üzerine yaptığı açıklama. Bodrum’da Pina Yarımadasında Güvercinlik Köyü çevresinde MNG'nin iki şirketine ormanlıkta otel izni verildi. Bir yıl sonra yangın çıktı. MNG aynı bölgede koyu toprakla doldurdu)  yetkililer de bu yeni açıklamalara çabucak uyum sağlayıverirler hemen “orman, orman kalsın demek çok doğru değil” (orman eski bakanı Osman Pepe).

Sense karşı kıyıdaki beton yığınlarının önünde fotoğraf çektirmeye mahkum olursun hep...  Sahi ilk kıvılcımı kim tutuşturmuştu?

Temmuz 2007

Siyah Çocuk

Marie Uchytilová- Çocuk Savaş Kurbanları Anıtı- Lidice Museum Stredocesky, Çek Cumhuriyeti
Kafamın içinde sonsuz bir boşluk var
Dün elimi kaldırdım havaya ve saatlerce yukarıda kaldı elim, fark etmedim
Gözlerime geçmem gerek şimdi de
Ondan bahsetmek ne kadar sıkıcı
Gözlerim sağlam, kulaklarım, ellerim, burnum
Tamamlayamadığım bir pazılın parçaları
Hepsi ayrı uzuvlarmış da vücudumda, hepsinin ayrı ayrı beyinleri varmış gibi, 
Birbiriyle sidik yarıştıran
Hepsinden ayrı ayrı sesler duyuyorum
Lanet olası sesler
Bu seler bombalıyor beni
Her an her şeye yorum yapan sesler, kendini bi bok sanan sesler
Cenaze feryadı gibi bitmeyen, aynı tonda, korkunç.
Güldürün beni
Çocukların fıkralarına güleyim
Ya da fıkralara gülsün çocuklar
Aptal fıkralara gülsün.
Kafamın içinde karanlık var
Bu sesler susmalı, rüzgarın sesi bile ne kadar ağır
Hele o rüzgara, feryatlar karıştıysa yüzyıl da geçse de uğultusu dinmez.
Oyun oynasındı çocuklar
Hayali arkadaşları da kaçmış
Şimdi elleri havada, her an hazır kavgaya
Elleri havada kalmış çocukların
Habersiz, ağır mı ağır
İndirsen o değil
İndirmesen ölüm seni çağırır
Konuşsam içim hafifleyecek
Konuşmasam acının içinde kaybolacağım
Bir pazılın parçaları
Parça parça parçaları
Güldürseydik ya çocukları
Elleri havada asılıp kalmasaydı ya
Hani güzel masallar anlatsaydık
Mavilerden, pembelerden, sarılardan, beyazlardan alsaydık onları
Siyahlara bırakmasaydık.


*Küçücük yaşamlarında  bebeklerin, oyuncakların, kör ebelerin peşinden koşacakken acının peşine takılmış, çocukluklarını kaybetmiş bütün çocuklara. Uludere'de şeker bile yemeyen, Filistin'de oyun oynamayı bile unutan çocuklara...

MERAK ETME*



Küçücük bir çocukken daha gözlerimi yeni açmıştım hayata
Köy okulundan şehre gittim
Kimseyi ne bilir ne tanırdım
Ne şehri görmüştüm, ne koca koca evleri, yolları, arabaları, insanları.
Annem pazara götürmüş zamanın birinde, kaybolmuşum,
Kalabalığın arasında yapayalnız ağlamışım.
Bize okumaktan çok koşmayı öğrettiler köyde
Zeytin çapalamayı.
Babam kızdı okuyacak dedi.
Şehre gönderdi okuyayım büyük adam olayım diye.
Korktum yine kaybolmaktan şehirde.
İnsanlardan korktum, sevemedim.
Ne yazmam iyiydi şehirli çocuklar kadar ne okumam
Kıskandım,
Dert ettim, yalnızdım ve evimden uzak
Yazılarımı yetiştiremedim, elim ağır.
Bir gün hastalandım karnım ağrılar içinde
Nasıl unuturum o günü,
Öğretmenim elimden tutup yatırdı beni yatağa
“Ben buradayım merak etme”
Merak etme dedi
Merak etmedim.
İnsanları sevdim.

*Örtmenler günü vesilesiyle.

(Fotoğraf Guy Degend)

BÜYÜK BEYLERDEN TEMENNİLER


Büyük beyler temenni ettiler:
“Duyduk duymadık demeyin
Peynir ekmek yemeyin
Aç insan kalmasın, savaşlar olmasın, çocuklar ölmesin”

Büyük bir ülkenin
Büyük bir salonunda
Büyük midelerle toplandı
Büyük beyler 
Büyük beyler temenni ettiler:

“duyduk duymadık demeyin
Sakın peynir ekmek yemeyin
Aç insan kalmasın, çocuklar ölmesin”

Ne güzel, ne masum sözler
Zaman altından insan öldürenlere
Duyduk duymadık demeyin
Büyük mideler temenni ettiler
Çocuklar ölürken.
Büyük mideler temenni ettiler
İnsanlar ölürken.

Asia'nın* Ağıdı


Zincire vurulmuş Prometheus ve her gün ciğerini yiyen karga (resim 2mi3 sitesinden alınmıştır)
Ölümün kaç çeşidi vardır bu topraklarda? Kaç çeşitte karşımıza çıkar? Yok oluş tektir. Öyle değil  midir? Ölümün bile hayırlısını aramak bu topraklardan çıkan bir deyimdir. Nasıl doğuyor? Ölüm nerede başlıyor?

Nasıl, bir toplumun varlığını yaşama düzenleri belirliyorsa aynı şekilde ölüm de o toplumun bilgisini barındırır içinde. İnsanlar neye üzülüyor? Canımızı ne acıtıyor? Acılar ne zaman başlıyor? Ne zaman bitiyor? Nasıl aktarılıyor? Nasıl, kendinden önceki atalarının bilgisini taşırsa insanlar ve bu bilgilerle şekillenirse hafızaları, yaşamları aynı zamanda acıların bilgisi ve ölümün bilgisini de aktarıyor.

Nasıl birbirini sevmenin bin bir çeşidini aktardıysak, ölümün de bin bir çeşidi siniyor gölgelerimize. Kinlerin bin bir çeşidi, vahşetlerin, ölümün bin türlü hali. Nasıl ki çığlıklar ağıtlara dönüşür, ağıtlar müziklere, çığlıklar tek bir dile, acı tek dile... Nasıl, bütün evrende mutluluğun tek dili varsa acının da tek dili var.

Ağıtlar farklı dillerde yakılır ama aynı acıdan beslenirler ve ancak o acıyı yaşayanların anlayabilecekleri bir dil haline dönüştükleri ölçüde sıradanlaşır, her gün daha fazla insan ölür. Nasıl anlatılır ki canı yanmayana, etinden et koparılmayana, acının dili nasıl anlatılır? Ne kadarı anlatılabilir? Acıların dili ortaktır, birbirinden ayrıldığı ölçüde, senin acın benim acım dendiği ölçüde acılar artmaya devam eder.

Yarayı iyileştirebilecek tek bir formül yok fakat, başkalarına açtığın yaraların fazlalığıyla değil yaraları azaltmakla, acıyı paylaşmakla bir başlangıç yapılabilir. Anlayamadığın bir şeyden ya korkarsın ya da onu yok etmeye çalışırsın ya da görmezden gelmeye. Siz hangi taraftasınız?

Acıyı paylaşamadığımız sürece, zincire vurulmuş Prometheus gibi aynı acıyı yaşayıp durmaya mahkumuz. Birbirimizin yarasını açmaya.

*Asia: Prometheus'un Annesi 

BİR GECE DENİZ RÜYASI


Tuzla, ekmekle yazıldı.
Gece aydınlıksa ürkütür,
Susulur.
Mavi dalgalar bağırır
Ağzında köpüklerin homurtusu
Sus, deniz.
Denizin ardı dağdır,
Dağın ardı meneviş kokusu.
Gelir, eski günlerin neşesi seni bulur
Güneş, çam kokularına bulanır
Bulanır da arkandan bağırır
Bağırır gecenin içinde kafayı bulmuş
Bir yıldız, salınır da salınır
Kaçar gökyüzünde
O ne gecedir o.
Bir balık olsam da oynaşsam şu denizde
Diyesin gelir
O ne denizdir o
İlla da gülesin gelir.

                               21.06.2012 

Little Fable



Dünya her geçen gün daha küçük büyüyor ...
(Kafka'dan Esinlenerek)

Concept & animation: Henning Lederer
Music: Marius André
Text based on Franz Kafka
Supervision: Prof. Reiner Nachtwey, Dieter Fleischmann
Laboratory of Digital Illustration
Technical Support: Florian Boddin
FB2 Design - FH Duesseldorf – 2006

Tepedeki Ev




Amcama...

Soluk soluğa, kararmakta olan gökyüzüne ulaşmaya çalışırcasına tepenin ardından son taneleri kalan güneş ışıklarına doğru olanca gücüyle koşmaya başladı. Kan ter içinde kalmıştı. Fakat en fazla kan çıkıyormuşcasına vücudundan, acı duyuyordu. Nihayet tepeye varmış, güneşin son parıltıları da yok olmuştu. Gece olmamış, sanki sabahtı. Gün doğmak üzereymiş hissine kapıldı birden. Yoksa kovaladığı gece miydi de biraz sonra gündüz olacaktı? Aklı iyice karışş, duyguları allak bulllak olmuştu. Kulakları ıssızlaşmış, gözleri buğulanmıştı.

Belirsiz bir zamandı. Kendisi çocuktu, henüz büyümemişti ya da o öyle olduğunu düşündü. Son zamanlarda geçmişe dair hatırladığı çok az şey olduğunu farketti. Ne olmuşsa olmuş sanki herşey bir anda silinivermiş. Fakat işte hiç olmadık zamanlarda olan şeyler gene olmaya başlamıştı.

Ablasıyla bereber geçtikleri o yolları hatırladı, papatyaları yolup dipsiz kuyuya attıklarını, papatyaların havada süzüle süzüle kuyunun içinde kaybolmasını hatırladı birden. Hikayeler masallar, yılanlar, kaplumbağlar, karagoncalosları hatırladı. İnsan kılığına girip develerin sırtında seyahat eden altın taşıyan cinleri, kulaklarına isimlerini fısıldayan perileri. Altınları gömen cinlerin, perilerin peşinden koşan babasının maceralarını. Asla kavuşulamayan hep peşinden koşulan hayalleri. Anneyle toplanan tilkişenleri, kişkişleri, kuzu kulaklarını hatırladı. Ençok kişkişi sevdiğini hatırladı ve bir zaman bu otların isimlerinin ona ne kadar tuhaf geldiği hatırladı sonra. Amcasının anlattığı Osmanlı masallarını. Sanki kendi yaşamışcasına bütün olayları en ince ayrıntısına kadar anlatışını. O masalların içinde mızraklarla çarpıştığını, kimi zaman, kaleye bayrağı onca yarasına rağmen son nefesinde diken kahraman asker oluşunu hatırladı.

Hayhuyların, vahvahların arasındaki maşallahları hatırladı. Eskilerin maşallah diye sevişlerini. Amcasının hoter şapkasını ve o şapkanın içinden çıkıyormuşcasına anlatılan masallardan sızan kahramanları. Her zaman amcasının kafasında olan o şapkayı Redkit’in şapkasına benzetir, büyüyünce benimde böyle şapkam olacak diye iç geçirirdi. Amcasının şapkasını çıkarttığı nadir anlarda şapkayı gizlice kafasına geçirir masalların tavşanlarının peşinden koşardı.

Bu hatıralarla kan içinde terlerle tepeye ulaştı en sonunda. Üzüm bahçelerinden geçti. Yarısı kurumuştu bahçenin. Yeşil üzümler, kırmızı, mavi üzümler. İçinde dayanılmaz bir hüzün.  Az sonra eski evi görünce artık tamamen emin oldu. Burası bir zamanlar amcasının yazları kullandığı küçük taş evdi.

Amcası, baharın yaza çaldığı vakitlerde tepeye çıkar , bütün yazını orada geçirirdi. Ürünlere dadanan domuzları kovalar, domates, salatalık, patlıcan, karpuzlara göz kulak olurdu. Amcasının domuzlar üzerine anlattığı bütün hikayeleri can kulağıyla dinler, kendisini onun yerine koyarak maceralardan maceralara atlardı. Bu hikayeler yüzünden tepedeki taş eve kendi başına gitmeye casaret edememişti hiç bir zaman. Ama işte bugün ne olmuşsa olmuş kendi başına çıkagelmişti.

Tepedeki evin tahta kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Her zaman sabahın ya da akşam karanlığının mahmurluğu ile yüklü hüzünlü eve girdi. Asla tam aydınlık olmazdı bu evin içi ve bu yüzden de her zaman hüzünlü gelmişti ona, içi çocuk cıvıltıları, komşu ziyaretleri, bayram sabahı telaşları ile dolu bile olsa o ev her zaman bir miktar hüzün taşırdı içinde. Elbette böyle olmasında eski radyodan sürekli çalan sanat müziklerinin de payı vardı.

Müziğin sesi çok şiddetliydi, şimdi düşündüğünde o hüzünlü evde yankılananan hüzünlü sesin hangi şarkıcıya ait olduğunu hatırlamıyordu. Biraz olsun iç sıkıntısını dağıtabilmek için radyoyu kapatmayı denedi fakat başarılı olamadı. Radyoyu kapatmaya çalıştıkça kadının sesi daha bir gürleşiyor daha bir hüzün çöküyordu evin içine. Nasıl anlatsam bu hüznü. An sonra radyoyu kapatmanın anlamsızlığına vardı. Etrafta kimsecikler görünmüyordu ve hava iyice kararmaya yüz tutmuştu. Tahta kapı büyük bir gürültüyle açıldı.

Tepenin üzeri çoraklaşmıştı. Ne bir ot ne de bir üzüm tanesi kalmıştı geriye. Sadece topraktan küçük bir yükselti, bir hendek belkide, belkide bir su bendi diye düşündü. Uzaktan seçemedi, seçebileceği hiçbir şey kalmamıştı, her şey bulanıklaşmıştı. Güneş doğmak üzereydi. Bütün gökyüzü, kuşlar, böcekler, çocuk cıvıltıları, domuzlar, üzümler, papatyalar nefesini tutmuş sağa sola kaçışmışlardı.

İyice yaklaştı yükseltiye. Önce minik bir adamcık belirdi topraktan, sonra yeniçeri askerleri ellerinde davullar ve borazanlarıyla teşrif ettiler, sarıklı süvariler, ellerinde pistonlarıyla tulumbacılar, gülleleri fırlata fırlata yeri göğü inlete inlete gelen Humbaracılar, Kalyonlar, Ateş Gemileri, Kalyatalar ve başlarında Kaptan-ı Deryalar; Çakırcalı Efe, Yörük Ali Efe’de geldiler.Amcasının masallarından çıkan kahramanlar hep birlikte selam durdular sanki benim gelmemi bekliyormuşcasına. Son bir söz dökülmedi ağzımdan, son bir gülüş, sonlar hiç olmadı, hepsi bizde yaşıyor hala. Biraz çocuk kaldım...


ŞATO'NUN KAFKA'SI



Joseph K. bir gece geç vakitlerde karanlık ve sessiz bir köye gelir. Nereden geldiği nereye gittiği belli değildir. K. Kendisinin Kadastrocu olduğunu ve bu köye atandığını ifade eder. Fakat, K.’nın kim tarafından görevlendirildiği, gerçekten kadastrocu olup olmadığı, o köye atanıp atanmadığı bile kesin olarak bilinmez. Öykü soru işaretleriyle başlar ve olaylar ilerledikçe bunların hiç cevaplanma kaygısı taşınmadığı daha bir net anlaşılır.

K. roman boyunca Şato’ya ulaşmaya çalışır. K.’nın Şato’yu ilk defa görmesi ve ona ulaşma çabasının anlatıldığı sahne, kabaca kitabın bütün özetini de oluşturur. K. bütün çabalarıyla Şato'ya ulaşmaya ve onunla bağlantı kurmaya çalışır. Öyle ki Şato ilk göründüğü andan itibaren gizem barındıran, ulaşılmaz, yüce, her şeyi gören bir iktidar modelinin somut göstergesi olarak tasvir edilir ve bu yüzden de korkutucudur. K. ilişki  kurduğu herkesle Şato ile bağlantı kurmayı amaçlar. Bunun için küçük bir çocuktan, onun annesinden, Şato’da çalışan Klamm’ın eski nişanlısından, Şato’nun habercisinden medet umar. Fakat ne yaparsa yapsın K. Bir türlü Şato’ya ulaşamaz.

K. Şato'ya ulaşamadıkça, daha çok insanla bağlantı kurar ve her insanda bu iş için küçükte olsa bir ışık gördüğünde sonuna kadar onu kovalamaya çalışır. K’nın insanlarla kurduğu ilişkilerde, insanların, eskiden Şato’ya ulaşmak için aynı K. gibi bütün yolları denedikleri, bunun sonucunda küçük başarılar elde ettikleri ve bu başarıların onlar için büyük bir övünç kaynağı haline dönüştüğüne tanık oluruz. Fakat bu başarılar o kadar küçük ve gülünçtür ki gerçekten Şato ile herhangi bir temasta bulunulup bulunulmadığı bile tam olarak anlaşılamaz. Bu sebeple insanların hiçbir zaman Şato ile temas kurulamayacağı, küçük bağlantıların bile çok büyük bir lütuf olduğu fikri oluşmuştur. Şato, köy için değil; köy, Şato için vardır. Oysa Şato, başlangıçta köy işlerinin yürütüldüğü bir yer olarak tasvir edilir.

Şato, gücü ve otoriteyi temsil eder. Şato'nun asıl gücü ise somutluğundan değil soyutluğundan ve bilinemezliğinden  gelir. Şato korku salar fakat bu korku insanlara verilen kırbaç cezalarından kaynaklanmamaktadır. Bu açıdan, Şato’nun dışarıdan görüldüğü kadar uzakta olmadığı ve şatafatlı, her şeye muktedir bir görüntü taşımadığını ve hatta Şato diye bir yerin bile olmadığını iddia edebiliriz. Hatta K. Bütün çabalarına rağmen orada çalışanlarla bile karşılaşamaz. Ne yaparsa yaparlar bir anda yok oluverirler. Zira öykü boyunca Şato ile hiçbir somut ilişki kurulamaz, bütün bilgiler insanların söylentileri ve birbirleri ile konuşmalarından ya da konuşamamalarından çıkardığımız bilgilerdir. Ve bu söylentiler arttıkça Şato gözümüzde daha çok büyür ve onun ne kadar inanılmaz olduğu, ne kadar büyük olduğu, oraya ulaşmanın imkansız olduğu gibi fikirler oluşmaya başlar. K.’da başlangıçta Şato ile bağlantı kurmanın kolay olacağı fikrine kapılır ve hatta onunla alay bile eder. Oysa onun ulaşılamazlığı insanların söylemleriyle tekrar büyütülür. Herkesin inandığı ve gerçekte ne olduğunun asla tam olarak bilinemeyeceği bir imge haline dönüşür.


Başlangıçta biraz uzakta duran Şato, artık giderek uzaklaşmaya başlamıştır. Zira Şato ile zamanında bağlantı kurmuş ve gözden şu ya da bu şekilde düşmüş insanlarla köy ahalisi ilişki kurmayı reddeder ve ötekileştirilerek dışlanırlar. K. bu bilinçle bulabildiği bütün ilişki yollarını dener fakat başarılı olamaz.

TAŞ




Soğuk mezar taşları,
Parlak çeliğin yüzü gibi
Bir kılıç kadar keskin.
Sessizlik, mezarlıkları kaplayan bir sessizlik
Hayır, ölülerin sessizliği değil, onlar zaten gittiler
Konuşanların, konaşabilecek gücü olan dermanı olmayanların sessizliği
Onlar öldüler ve biz birer birer taşlara dönüştük
Mezar taşlarına
Ölü toprağı serili mezar taşlarına
Unut geçmişi, hatıralar geride kaldı, hatırlama
Her gün taşa kesti yüreğin
Taş, soğuk ve parlak bir taş
Durağan, dinleyen ve konuşamayan.
Önce ağzın kapandı, sustun
Sonra gözlerin,
- Görmemek en iyisi
-Kulaklarım bana yeter nasıl olsa ziyanı yok
Ziyanı yok
Duymasak da olur.

Cihan Kırmızıgül'e karşı taşlaşan adalet üstüne

SÜRGÜN


Wayra- Voices Of The Wind (Rüzgarın Sesi)

Sürüldüm yavaş yavaş.
Güneşli bir sabahtı
Ne çok canını acıtır güneşli sabahlarda kötülük görmesi insanın
Şimdi gülmek gelirdi içimizden oysa
Tepenin ardından koşup
İlk ulaşmak tepenin zirvesine
 Ve denize doğru koşturmak bütün gücünle
Arkamızda baharlı dağlar
Tutup bir ağaca sarılasın gelir.
Tutup hiç tanımadığın bir insanı öpesin gelir.
Sürüldü etlerim yavaş yavaş
Ne toprağı görebildim,
Ne bir insanı,
Usul usul çekildi gölgem baharlı tepelerden
Issızlaştım, kurudum bir ağaç gibi
Bir ağaç gibi kök salamadım
Yanıyor kollarım
Şimdi yangın yeri
Ey baharlı tepeler beni unutmayın.

Bir zamanlar kardeşçe yaşayan ve ait oldukları topraklardan zorla koparılan tüm dünya insanlarına.


Le Ballon Rouge (Kısa Film)


Le Ballon Rouge (Kırmızı Balon) Yönetmen:Albert Lamorisse

Kırmızı Balon'un peşinden koşanlara...

Kevin Hakkında Konuşmalayız

Eva (Anne) ve Franklin (Baba) birlikte sevgi dolu bir ilişki var ve nispeten mutlu bir yaşam sürmektedirler. Her şey bir masal gibidir, egzotik yerlere seyahat ve gelecekteki başarı hayali. Film domates festivalinde sokak ortasında insanların birbirlerine domates fırlatması ve Eva’nın kırmızılar içindeki özgür bir kuş gibi neredeyse göğe yükselmesiyle başlar.


Filmde kırmızı her yerde karşımıza çıkar. İlk başta o domates savaşında herkesin birbirine domates fırlattığı, özgürlük ve karnaval havasında somut olarak; Kevin’ın yaptığı katliamda soyut olarak ve en son olarak da her yerde: Eve, arabaya atılan kırmızı boyalarda, sokakta, insanların davranışlarında, markette, yolda ve hatta tırnak aralarında bile artık ne kadar uğraşsa da ne kadar  kaçsa da peşini bırakmayacak kan rengini görürüz. Özgürlüğün rengi tutsaklığın rengi haline gelmiştir.


Filmin en temel noktalarından birisinin de bireyselliğin faşizmi olduğunu düşünüyorum. Eski küçük, şehir merkezinde, insanların içinde sosyal ağlara ulaşmanın daha kolay olduğu bir yaşantıdan bireyselliğin olduğu, haz ve görüntünün ön plana çıktığı, merkezden uzak, sosyal ağların dışında bir yaşantının getirdiği buhranlar da okunabilir. Babanın bu yaşamı korumak için sürekli çalışıyor olması, annenin (her ne kadar istemeyerek yapsa da) kendini eve ve çocuğuna kapatması. Film boyunca ne annenin, ne babanın ne de Kevin’ın arkadaşlarıyla olan iletişimlerine şahit olamayız. Herkes hiç sevmediği bir hayatta kendilerine biçilmiş rolleri oynayan oyuncular gibidir. Eva, anne olmaz da annelik rolü oynar; baba, babalık; Kevin, çocukluk rolü oynar.


Mutsuzluğun yaratım süreci filmde annelik buhranı içindeki kadının mutsuzluğunun ve çocuğu istememesinin, bir şekilde çocuğun hayatını da etkilediğini belki de davranışların ardına gizli duyguların ortaya çıkması sebebiyle aynı sevimsizlik halinin çocuğa yansıdığını görebiliyoruz. Çocuk, annesinden nefret ederken ya da ona kızarken, onu uğraştırırken tam da annesini taklit ettiğini düşünüyor.  Elbette Kevin’in kötülüğünü, annenin onu istememesine, bağ kurmada zorlanmasına bağlayamayız. Babanın idare edici tavrı; görmezden gelmeye, bu da annenin sorumluluğunu arttırmaya ve annenin eve kapanmasına yol açmaktadır.

Anne, katliamdan sonra yine merkeze, insanların içine gelmiştir ama artık diğer insanlarla yakınlaşmanın iletişime geçmenin hiçbir kolay tarafı yoktur. Anne, Kevin’ın yaptığı katliamın bütün yükünü sırtında taşımaktadır artık ve insanlar bu olayların tek sorumlusu olarak Kevin’ın annesini görmektedirler. Film, katliamdan dolayı ne sadece Kevin’ı ne Eva’yı ne babayı, ne okulu, ne öğretmenleri, ne toplumu suçlayıp hedef göstermiyor, bunun yerine soru işaretleri bırakmayı tercih ediyor. Bu anlamda filmin gerçekliği yakaladığını ve bu yüzden de insanı rahatsız ettiğini söyleyebiliriz. Tıpkı gündelik yaşamda karşımıza çıkan, bir şekilde gördüğümüz, duyduğumuz, okuduğumuz, izlediğimiz olaylar, katliamlar gibi. Tıpkı ölümün sıradanlaşıp neredeyse bir oyun haline dönüşmesi gibi. 


Lionel Shriver’ın 2003 tarihli ödüllü romanından Lynne Ramsay ve Rory Kinnear tarafından uyarlanan, başrollerini Tilda Swinton, John C. Reilly ve Ezra Miller’ın paylaştığı “We Need To Talk About Kevin”

Kül Tadı

Ağzındaki tadı silkelemek için daha bir hızla bağırdı.
Bogdantzigan
Muhtemelen yerden alıp yemek için ağzına götürdüğü şeyin iğrenç bir tadı vardı.

Kendi kendine söylenmeye başladı. Kendi kendine konuşması bu yüzdendi belkide, ağızdaki tadı temizlemek için. Hep aynı tat, o kül tadı. Bütün sokaklar ona mükemmel  gözükmekteydi. Uzun zamandır, şehrin meydanındaki o büyük avluyu kendine mesken tutmuş, avlunun taşları üzerinde basmadık yer bırakmamıştı. Ona, her gün üzerinde dönüp durduğu bu zevksiz ve kirli taşlar, ilk defa görüyormuşçasına ilgi çekici gelmekteydi. Sanki dünya bu taşlardan ibaretti. Sabahtan akşama kadar belki de akşamdan sabaha kadar, kim bilir, o meydanda dolanır durur, kendi kendine konuşur, ıslık çalar, ara sıra da bağırırdı avazı çıktığı kadar. Elinde sürekli sopası olduğu için insanlar onun bağırtılarından ürker, sağa sola kaçışırlardı ama onun kimseye bir zarar verdiği ne görülmüş ne duyulmuştu.  

Bütün gün boyunca sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuşcasına vakur ve dikkatli bir şekilde meydanda dolanır durur, bulduğu renkli kağıtları orasına burasına tıkıştırır, yürürken önüne gelen izmaritleri sağa sola ittirirdi. Bazen bir izmarite fena takılır, onu ittire ittire bütün gün o meydanda bir aşağı bir yukarı seğirtir hatta zaman zaman havalandığı bile olur. Bu dünyadan havalanır, başka bir evrene geçer. Şöyle insanlara tepeden bakar, havalandıkça bütün insanları, o gün boyu ittirdiği izmaritler ya da her yerine sokuşturduğu renkli jelatin kağıtları gibi görürdü. Bütün evreni, izmaritler ve renk renk, cıvıl cıvıl çikolata, bisküvi, jelatin kağıtları arasına serpiştirilmişti.

Sokolowicz
Kafasında her zaman, belki de soğuktan korunmanın içgüdüsüyle, üç ya da dört şapka bulunurdu. Elbiselerinin yırtık pırtık olduğunu söylemeye sanırım gerek yok. Birinin verdiği ya da çöplükten bulduğu lastik ayakkabıları içinde ayaklarını naylon poşetlere sarmıştı. Her yanından ipler, jelatinler, gazete parçaları sarka sarka o ilk defa gördüğü taşların üzerinde ağır adımlarla, adımlaya adımlaya adımlamaktaydı.

Birisi ile konuştuğu pek görülmemişti. En azından bizim görebildiğimiz birisiyle. Bizim göremediğimiz fakat onun görebildiği elbet birileri vardı çevresinde. Onu yalnız bırakmayan sadık arkadaşları vardı belkide. Gün boyu onlarla volta atıp şakalaşıp, birbirlerine buldukları renkli kağıtları göstermekte, hatta kim daha çok bulursa diye yarışma bile düzenleyip parça başına ödül bile koymaktaydılar. Bilemeyiz.

Bilemeyiz. Bilebildiklerimiz bizim gördüklerimiz. Gördüklerimiz ise asla bütünüyle kavrayamıyacağımız gerçekliğin sakatlanmış parçaları. Geçen gün çocuklardan bazıları yanına yaklaşıp pantolonunu aşağı indirip bir güzel dalga geçmişlerdi. Hızlıca arkasından yaklaşıp onu gafil avlamışlardı, hoş önünde yaklaşsalardı farklı bir tepki vermeyecekti zaten. O ise öylece kalakalmış, her gün onu aynı muhitte görenler, tanıyanlar, acıyanlar, bir şekilde göz aşinalığı olanlar; önce olayı anlamamış, şaşırmış, sonra katıla katıla gülmüş, sonra haline üzülmüş ve en sonunda da acımışlardı. O ise hiçbir kızgınlık belirtisi göstermeden saatlerce o şekilde durmuştu meydanın ortasında. Gelip geçerken onu görenler, ilk defa karşılaşanlar bir türlü anlam verememişlerdi bu adamın neden böyle pantolonu inik bir şekilde durduğuna. Tanıyanlar  ise cesaret edememişlerdi onun yanına gitmeye. Zaman sonra kendini toparlamış ve en sevdiği şeyler olan renkli jelatin kağıtlarını vücudunun her yerinden çıkartarak sağa sola savurmuştu. Bütün bunları ise yine aynı sakinlikte yapmıştı.

Şimdi onu, on yaşına döndürseler komşunun oğlundan gizlice aldığı o çikolatayı yerine koyar mıydı? Şimdi onu, on yaşına döndürseler babası yerine koyar mıydı hırpaladığı bütün çocukluğunu? Şimdi onu, on yaşına döndürseler…


Lemon Tree- Sting's Version 

Baharın geldiği şu günlerde Limon Ağaçlarını özleyenlere....

Tavan Arası Tıkırtıları


Kuytularda saklandığınızı biliyorum. Aç bir böcek gibi bütün odaların sessizliğinden yararlanıp, el ayak tıkırtıları susunca birden ortaya çıktığınızı da. Hatta kimi zaman ben uyurken bana yaklaşmış bile olabilir, bir güzel dalganızı geçip, üstümde tepinmiş, burnumu sıkıp soluksuz uyanmama bile sebep olmuş olabilirsiniz. Uzun zamandır görebiliyorum sizi . Ama itiraf etmem gerekir ki hiçbir zaman enine boyuna inceleyemedim sizi, sizin beni incelediğiniz kadar, gözleyemedim sizi beni gözlediğiniz kadar.

Çadırda Yanarak Ölen 11 İnşaat İşçisi Üzerine


Ne isimleri kaldı akıllarda
Ne de sıcak dokunuşları.
Ne umutları,                                             
Ne de ekmek parası.
Kuru birer gölge gibi,
Siyah kuru bir gölge gibi yok oldular.
Bugün varız belki yarın yokuz
Ama onlar hep yoktular.
Yok olanlar yok oldular
Çığlık çığlığa.

220 milyon Euroluk alışveriş merkezinin inşaatında çalışan işçiler bilmem ne kadarlık çadırlarda ölüme yatırıldılar. Ucuzluk günleri başlamış, koşun millet insanlık çok ucuz.

RÜYANIN ÖTE YAKASI*


"Dünyayı çocukların güven içinde büyüyebilecekleri bir yer haline getirmek için, pilotları bombardıman uçaklarının başına oturtup, çoluk çocuk katletmeye gönderen politikacıların yönettiği bir ülkede büyümüştü ne de olsa. Ama eski dünyaydı bu. Şimdiki cesur yeni dünyada değil" (Le Guin, Rüyanın Öte Yakası; 105).

Uzun bir gecenin ardından uyandı. 
Hiç uyanmayacakmışçasına yorgun bir gece geçirmişti. Bir sürü anlamsız sözcük, yazın sıcağında ölü bir hayvanın üzerinde uçuşup duran sinekler gibi kafasında uçuşup durmaktaydı. “Sizi gidi leş yiğicileri defolun”  diye söylendi kendi kendine ama ne hacet, bir kere çürümüş etin kokusunu almışlardı.

BUNALTI



Yarı karanlık kasvetli bir otobüsün içinde uyandım. Dışarıyı hiç göremiyorum tek tük ışıklar haricinde görülebilecek hiçbir şey yok. Bu görülememezlik rahatsız ediyor. Bilmiyorum bu kasveti yaratan dışarıyı görememek mi ya da dışarıdakilerin seni görememesi mi? Karanlık. Karanlık yolda, araba hızla sarsıla sarsıla ilerliyor. Arabanın içi oldukça soğuk. Sanki herkes bir bütünün parçalarıymış gibi birbirine sokulmuş. Bir sıcaklık duygusundan değil bu sokulma, öyle olduğu için ya da öyle olması gerektiği için, belki de soğuktan, kimbilir. Birkaç kişi rutini bozup konuşmaya yeltenebilseydi neyin ne olduğu daha kolay anlaşılabilirdi. Oysa kimsenin buna niyeti yoktu ya da varsa bile bütün ömürleri suskunluk üzerine kurulmuşcasına sessizdiler.  Böyle hızlı hızlı yol alırken tek bir insan sesi bile yok. Bana öyle geliyor ki bu arabanın içindekilerin hiç biri nereye gittiğini bilmiyor.  Bu suskunluk hali beni tedirgin ediyor, her şeyden korkuyorum sanki bu günlerde. Sadece bugünlere mi özgü yoksa hep böyle mi devam edecek?  Ama bu günleri diğer günlerden ayıran ne?
Herkesin olduğu bir yerde tek bir sesin bile duyulmuyor oluşu tedirginliğimi giderek arttırıyor. Bana öyle geliyor ki ya herkes bir şeyler düşünüyor ya da düşüncelerden kaçmak için, düşüncelerin ağırlığına dayanamadıkları için sağa sola savrulan arabada savuruyorlar düşüncelerini.

AĞIRLIK


Kafasının içinde korkunç bir ağırlık hissetti. Sanki dişleri yerinden fırlayacakmış denli sızlamaktaydı. Dün gece gördüğü rüyanın gerçekleşebiliyor olabileceğini düşündü. Rüyasına yamuk olan dişini geri ittiriyordu ve birden dişleri teker teker ağzının içinde yuvarlanmaya başlamıştı. Sonra hepsi ellerine dökülmüştü. Dişerin ağzın içinde çıkardıkları sesler onu inanılmaz bir şekilde öfkelendirmişti. Hepsini teker teker sökmeye başladı. Sanki hepsi ağzının içinde birer fazlalıkmış gibiydi ve onları sökerse sonunda rahata kavuşacaktı. Sabah ağzına dolmuş kan tadıyla uyandı. Gece gördüğü rüyanın etkisinden olsa gerekti. Kendini öylesine sıkmıştı ki ağzı kan içerisinde kalmıştı. Dişleri sapasağlam yerinde duruyordu. Oh dedi kendi kendine, sadece bir rüyaymış.

GÜLMEK


Düttürü düt düdü düt dürü düt
Yüce Kralımız çıktı meydana 
Aman kafalarınızı önünüze eğiniz
Ses çıkartmayınız
Ve asla gülmeyiniz
düttürü düt düdü düt dürü düt
Kral yaklaştı kalabalığın yanına
Uzattı bir masum çocuğun yüzüne elini
Çocuk ne bilsin 
Önce dil çıkartı Yüce Krala
Ve sonra şaplağı indirdi suratına
Bütün meydan nefesini tuttu
Yalnızca çocuğun sesi
Hahahaaaaaaaaaaa hihihihhhhiih
Ve sonra herkes hep hep bir ağızdan hahahahah hhiihihihi hohoho

Gülmek her tarihsel dönemde iktidardakiler tarafından yıkıcı bir unsur olarak görülmüştür. Güç ciddidir ve hiçbir zaman kendisiyle alay edilmesine izin vermez. Gülme ise alaydır, yolda yürüyen haşmetli , yerlerin ve göklerin hakimi yüce kralımızın o ihtişamını bozabilecek birtek durum vardır belki de, o da ayağının kayıp tepe taklak düşmesi ve insanların onun haline bakıp katıla katıla gülmesidir.

Gülme tüm resmi alanlardan dışlanmıştır, varsa bile yapmacıktır ve hiçbir şekilde yıkıcılık barındırmaz. İnsanlar birbirleriyle alay etmeselerdi gülme olur muydu? Ya gülme olmasaydı alay olur muydu? Eski kralların, Ortaçağdaki korkutucu engizisyonun, derebeylerin, şatodaki memurların, davalara bakan mahkeme suratlı kat kat, sıra sıra üst üste oturan yargıçların, insanların iliklerini sömüren zengin tefecilerin gülmeyle ne işi olabilirdi ki? Ancak soytarıların, serserilerin, fahişelerin, delilerin, çocukların işidir apansız gülme, alaylama. Ve belki bu yüzden bunlar, ciddi toplumun gayri ciddi öğeleri olarak dışarıda tutulmaya çalışırlar.

Aslında bizim çok da mataf şeyler yapmadığımızın, o bağırıp çağıran emirler yağdıranların çırılçıplak olduklarını bize gösterir. Toplum olarak, ne yüksek sesle konuşmayı ne de gülmeyi hoş karşılarız. Suskunluk bir değer, bir naiflik ölçütü, bir ağırlık unsurudur bizim için. Çok gülmenin ardından kesin çok ağlayacağımızı hatırlarız ya da sus kız diyen sesle bize hatırlatılıverir.  Gülen insan en baştan kuralları reddeder, kurallar oyununun dışına çıkar. Bizi kuralsızlığa, doğaçlamaya çağırır. Oysa düzenin kurulması ve selayeti için her zaman kurallar gözetilir. Bunlar yazılıdır, mekanik ve soğuktur, yalnızdır ve bireysel yalnızlığı dayatır; oysa gülme kolektiftir, nadiren öyle kendi kendine katıla katıla güler insan, toplumsalı davet eder ve ancak başkalarının paylaşmasıyla çoğalır, sıcaktır, kulaklardan alev fışkırır. Ortaçağ'da bile bütün yasaklamalara rağmen soytarılar,  Commedia dell`Arte  oyuncuları, halk oyuncuları köy köy, kasaba kasaba dolaşarak insanları güldürürler kralları birden soytarı yapıverirlerdi.

“Ortaçağ gülmesi, dünyanın gizeminden ve iktidardan kaynaklanan korkuyu alt ettiğini hem dünyanın gizemini hem de iktidara ilişkin hakikatin peçesini düşürdü. Övgüye, dalkavukluğa, riyaya karşı çıktı. Sövgülerde ve kaba sözcüklerde ifade edilen bu gülen hakikat, iktidarı aşağıladı. Orta çağ soytarısı işte bu hakikatin habercisi” (Bakhtin, 2005: 112).

Örneğin Karagöz halk diliyle konuşur yeri geldiğinde okkalı küfrü basar yeri geldiğinde şamarı yapıştırır yeri geldiğinde de kaçar gider anlamazlıktan gelir, öğrenim görmüş yüksek mertebeden kendini beğenmişleri alaya alırdı. Oyunlarda, zorbalık, düzenin bozukluğu hayal perdesine yansıtılır ve Karagöz bunlarla bir güzel dalgasını geçerdi. Ramazan eğlencesi, çocuk eğlencesi de değildi sadece.



Gülmek bütün kralların karşısına geçip nanik yapar. Yaşamın ne kadar değerli olduğunu ve paylaşmanın önemini bize hatırlatır ve elbette cesaretin.