MaVi Bulutların Arasından

Toprağa düştüğünde gecenin bütün karanlığı, bu griliğe inat mavi bulutların arasından yer yüzüne aheste aheste süzülen bir kar tanesi gelip küçük çocuğun soğuktan kızarmış palyaço burnunun üstüne kondu. Küçük velet olanca gücüyle hapşurdu. Sesi elektrik direklerine çarpıp tellerini salladıysa da gitti geri gelmedi. Bir sisin içinde kayboldu. Bu sese kulak kabartan ev kedileri kışın uyudukları sobalı sırça köşklerinden birden zıplayıp gerim gerim gerindiler, karınlarının açlığını hissedip midelerinden gelen gıcırtılara kulak kabarttılar, yavaş yavaş sahiplerinin yanlarına seğirterek içlerinden gelen sesleri dışarı dökerek miyavlaştılar. Sesin kulaklarına şöyle bir değdiği horozlar vakitsiz ötmelerinin tedirginliğiyle önce yavaş yavaş sonra birbirlerinden güç alarak bağrım bağrım bağrıştılar.

         Çocuk elinin tersiyle şöyle bir itiyormuş gibi itti karanlığı, dönüp dönüp arkasına baktı. Baktığı yerde hala orada olup olmadığından emin olamadı karartının. Uzaklaştıkça, karartı daha bir görülmez oldu, uzaklaştıkça daha çok arkasına baktı. Gecenin içine doğru adımları daha bi hızlandı. Tam orta yerindeydi gideceği yerle geldiği yer arasında, bacakları titredi, artık ne kadar geriye dönüp baktıysa da karartıyı göremedi. Arkasından hızla koşan birinin seslerini duydu. Öylesine korktu ki sanki  sesler durmadan ona bağırıyorlardı. Korktu.

         Belki bu korku yüzündendi bakkala gittiğinde annesinin eline tutuşturduğu kağıtta yazılanları söyleyememesi. Çoğu zamanda verilen siparişleri aklında tutamadığından mıdır yoksa gecenin karanlığından mıdır yolun yarısında geri seğirterek alınacakları defalarca sorduğu için en sonunda annesi kağıda eciş bücüş yazmakta bulmuştu çözümü.

 Şaşkın bir şekilde hızlıca bakkalın hiç açılmayacakmış gibi duran devasa sesler çıkartan kapısını bir hışımlama açıp içeri kendini  zor atttı. En çok da bakkalın içinde birileri olmasından korkuyordu. Bu koca koca adamlar ne oluyor da her seferinde gecenin bu kör ayazında bakkalın içine doluşuyorlardı. Sanki onu bekliyordu o saatte hep orada. O allak bulak yüzle kendini içeri zor attığında bütün konuşmalar ne oluyorsa oluyor bir anda kesiliyor ve bütün bal kabağı suratlar sözleşmişlercesine aynı donuk ifade ile ona doğru bakıyorlardı.Çocuk utana sıkıla konuşmaya çalışsa da bir türlü konuşamıyor o an aklına gelen bütün lafları ardı ardına sıralıyordu.

         "Karanlıktı da şey oldu köpekler, yok kediler  uyandı, annem, kağıt" diyebildi en sonunda. Onun bu haline alışkın olan bakkal durumu hemen anlıyor onu sorguya çekecekmiş gibi kağıdı hızlıca küçük parmaklarından çekip alıyordu. Bakkal bi kağıda bi onun yüzüne bakıp kağıtta yazanları tek tek okuduktan sonra kendi kendine yorumluyordu. "Ekmek hım. Şeker hımm. Tuz hımmm. Maltepe hımmmmm." Bu hımlamalardan sonra kağıdın en sonuna ürkekçe karalanan "deftere yazılacak, ay sonunda..." cümlesini de muhakkak üstüne basa basa okuyor en çok da buna yorum yapıyor kendi kendine söyleniyordu. Bu söylenmelerine diğer bal kabakları da katılıyor bakkalın her yorumundan sonra aynı ritimle kafalarını sallıyor, içlerinde kurumuş çekirdekler varmış da onların sesiymiş gibi çıngır çıngır sesler çıkartıyorlar ve " deftere yaz deftere" diye ritim tutup gülüşüyorlardı. Bakkal kağıtta yazılanların en ucuz ve en küçüklerinden getirip masasının üzerine yerleştiriyor ve deftere yazmaya başlıyordu.

         Çocuk yazılanları okuyamasa da ancak yüze kadar saymayı bildiği için bakkalın defterine karaladığı sayıları sırasıyla aklında tutmaya çalışıyordu. Annesi böyle yapması için onu muhakkak tembihlemişti. Deftere yazma devam ederken çocuğun gözleri dünyanın en güzel renklerine  sahip şekerlere kaysa da annesinin tembihleri kafasında yankılanır yankılanmaz kendini topayıp gözlerini defterde uçuşan sayılara daldırdı. Göz ucuyla bal kabaklarına baktı, onlar bir yandan bakkalın açık duran fıstık torbasından aşırdıkları fıstıkları ağızlarına atıyor bir yandan da bakkalın televizyonundan durmadan bağırıp çağıranları hırsız olmakla suçluyorlardı. En komik yanı da adamların fıstıkları alırken bi taraftan da bakkalı süzerek kabuklarını aldıkları fıstık torbasına geri bırakmalarıydı. Bakkal hesabını bitirdikten sonra üstü tepeleme kabuk dolmuş fıstık torbasını şöyle bir silkeliyor kabukları aşağıya kaydırıyordu. Çocuk, harçlıklarından biriktirdiği paralarla ne zaman fıstık alsa kabukların ve taşların arasına tünemiş fıstıkları  hatırladı.

         Çocuk arkasında cıkcıklar, küfürleşmeler, ana avrat düz gitmeleri, fıstıkları, kabukları, şekerleri bırakarak kendini karanlığın içine zor attı. Hızlı adımlarla eve doğru koşarken çok uzakta belli belirsiz bir karaltı gördü.

Çocuk bütün gücüyle koştu. Karanlık, üzerinde bir ağırlık varmışcasına yere kapaklanmıştı yavaş yavaş onu içine çekiyordu. Gitgide derine gitmeye başladı çocuk, derinlik yarıldı karanlığa kesti, içinden başka çocukların gözlerini seçebildi sonra. Sessizce oturmuş ona bakıyorlardı, kediler sustu, mavi bulutlar karardı. Çocuk uyudu.


      *Mavi bulutların arasında çocuklarını bekleyen annelere.

ÇİTLENBİK

Denizlerden
Gökyüzünden
Elbet güneşli günlerden
Sevgiden
Amanın maviden
Bu deryalar
Bu deli dünya.
Hiç yazılmamış bir şey yaz
Sarı sayfalarına ömrün.
On dört çitlembik bıraktım küçük avuçlarına
Beşini yedik, üçünü yedik
Hepsini yedik.
Geride ellerimiz kaldı,
Ağaçlardan topladığımız çitlembiklerin yeşilimsi mavrılığı kaldı.
Biraz yalan,
Biraz hayat,
Çokça anı,
Biraz yalnızlık,
Saatli kösteğin yanında duran çitlembikler amcamın cebinden çıkan.
Saatin sesinden midir bilinmez
Çıt çıt çıtladı, tik tak çıtladı çitlembikler.
Biraz düşlerinden ver
Çitlembik yeşili ellerimiz mavileşsin.

15 Ocak 2014

LÂL


Vay arkadaş dedi kafasında beliren görüntünün karşısında. Hiç düşündüğü gibi değildi bu rüyalar. Daha önce hiç düşünmediği görüntülerdi zihninden dökülen. At nallarının sesleri bütün sokağı kaplamıştı. Dün gece kendini öldürdü rüyasında. Sefil yaşamına bir son verdi. Arkasında hiçbir iz bırakmadan çekip gitti. Biri kendini sorsa, her şeyi itiraf ediverecekti. Nasıl yaptığını bütün ayrıntılarında anlatacak hatta hiç işlemediği cinayetleri bile ortaya serip aman anne ben işlemedim her gün penceremizin önüne gelip avaz avaz bağıran köpeğin yüzünden oldu, nolur vurmayın tamam itiraf ediyorum deyip avazı çıktığı tarafa doğru bağıracaktı.

Bütün hayatı cesaret ve korkaklık arasında saklanan bir kılıçtı. Biraz korksa, kılıç sürekli kafasına iner aklının bir yarısını alıp gider kalan diğer yarısıyla hayatını geçirmeye devam ederdi. Yarım akıl ona yeter. Fakat ne zaman ki cesaretlense kılıcı bütün hışmıyla çeker, ağır ağır, liğme liğme kafasına indirirdi rakibinin, eline geçen bir böcek misali. Biraz çay, biraz tefekkür. Biraz öç, çokça korku, biraz kan, çokça hijyen, biraz sessizlik çokça gürültü, biraz mavi hatta çok az, çokça gri.

Kendini yalnız bulduğunda siner sinsi sinsi güler, çoğaldıkça öfkelenir alenen küfreder öfkelendikçe güçlü olur sağa sola saldırırdı. Her sabah yeniden ölür, eve kendini atınca yeniden doğar.

Her gün gördüğü, dokunduğu, kokladığı ne var ise onun evreninde yaşıyordu. Hayat bu kadar kısa. Grinin farklı tonlarında salınan bir evren. Renk körü olması doğaldı. Koku duyusu aynı şeyleri koklamaktan sıradanlaşmıştı. Ne zaman ki güzel bir yemek kokusu duysa kafasını işgal eden bütün griler harekete geçer siyahla birleşip, askerde güneşin bağrında hazır ol vaziyetinde kıpırtısızca beklerken, burnuna yemekhanenin dışındaki bulaşık sularıyla karışan çamurun kokusu gelirdi. Bu yüzden bütün renkler gri, bütün yemekler aynı tattaydı. 

Ne zaman ki ağzını açsa bildiği bütün kelimeleri sanki ardı ardına sıralardı. Hayat bir sıralamadan ibaretti. Nasıl ki küçükten en nefret ettiği şeydi istiklal marşında hazır ol vaziyetinde beklerken önündeki arkadaşın ensesinin görülmemesi. En doğru hiza tekniği buydu, “önündekinin ensesini görmek”. İp gibi olacaksınız iplik gibi diye öğüt edilmişti. Öndekinin ardından yürü, ensesine odaklan, sırayı bozma.

Yine sıra sıra dizilmiş bir günün gecesinde uykuya yattı. Pencereden gölgesi göründü en son, karanlık gölgesi el salladı. Bir kuş olup havalandı kara gölge, bulutlara uzandı. Penceremin karşısındaki odasının ışığını yine tam vaktinde söndürdü. Gördüğü son şeyleri ben uydurdum. Çünkü bir daha konuşmadı, onu bulduklarında elinde bir tomar ipten başka bir şey yoktu. Rüyasında ne görmüştü de böylesine suskunlaşmıştı? Belki de sadece beyin kıvrımlarındaki damarlardan biri atmıştı, kim bilir.

Ağzının içindeki ipleri çekti, düğümlenmiş top top olmuş ipler, çektikçe sonu olmayan bir şekilde akmaya devam eden ipler. İpleri çekildikçe içi boşalıyor, dünya ufalıyor, küçücük kalıyordu. Sonra ormanın derinliklerinden bedeni insan, kafası tavşan bir adam çıkageldi. Yanında kedisi, bilekten kesilmiş bir insan elinin üstüne oturmuş ara sıra etrafa bakıp sadece görevmiş gibi miyav diye belli belirsiz sesler çıkartıyordu. İyi giyimli ama sevimsiz bir surata sahip bir tavşan, kapkara ağaçların arasından birden fırladı ne yapacağını önceden planlamış gibi, vakur. Aynı rahatlık içinde ağzından çıkan ipin ucunu yakaladı ve ormanın derinliklerine doğru çekmeye başladı. Önce mavrı ahlat ağaçlarına doladı ipliklerin bir kısmını,ağaçtan bir tane ahlat 
kopardı, ağzında katur kutur çiğnedi. Belli ki ağzı mayıştı, bu mevsimde tat vermez bu ağaç, mavrı olur. Çözdü sonra ağzından çıkan ipi ağaçtan. Öyle kala kalmış, şaşkınlıktan kas katı kesilmişti, bu ne biçim rüya diye söylendi kendi kendine ama bir yandan da teselli etti kendini, nasıl olsa bir rüya. Kısa, kısacık bir rüya. Uzun kulaklı adam, onun ağzından çıkan ipi çekmeye devam etti. Hiçbir ses çıkarmadan ve hiçbir şey sormadan. İpi aldı ormanın derinliklerine doğru götürdü uzun kulaklı. Mavi ağaçlara, yeşil derelere, kırmızı çimenlere, mor toprağa sarmaladı.

Uyandı, bütün uykularından arındı. Önce delirdi, gözlerindeki ışık, yüzündeki feri kaybetti. Ağzı buruş buruş olup mavrılaştı. Kalemden kağıttan geçti, lâl oldu. Sonra kendini unuttu, doğurdu yeniden, arkasından gitti. Sesleri duydu, kokuları doğurdu, renklere bandı kendini,  yeniden duydu. Lâl oldu.

SOĞUK SULAR *


Güpegündüz rüyama girdin
Açık gözlerle gördüm seni
Karanlık kuytularda değil.
Ellerinde hiç oynanmamış bir bebeğin saçlarının izi.
Avuçların içi sararmış.
Öpülesi avuçların besbelli.

Kimse duymadan konuştun mu kendinle?
Senin de oldu mu güldüğün günler bizim kadar?
Ağladın mı bizim ağladığımız şeylere?
Yazdın mı beyaz kağıtların üzerine sevgiline mektup?
Ne söyledin?
Ne konuştun?
Ne zaman sustun?
Daha 15 inde soğuk toprakların altına gömdük seni
Kimsesiz, yapayalnız.
Mavi yelkenler çizebildin mi bizim kadar?
Ya da denizi hiç gördün mü?
Attın mı kendini masmavi gökyüzüne?
Bak uzaktan bir mavi yelkenli geçiyor.
Binip de gidesin gelir.
Kim attı seni soğuk sulara?
Çırpına çırpına.
Sıcacık ellerinden tutup aşk şarkıları da mı fısıldamadılar kulaklarına?

Acıktım, susadım mı senin kadar
Karanlık sularda boğuldum mu?
Acıdı mı gözlerim?
Şarkı söyledim kedi kendime.
sesini duyamadım.

Çığlıklarını duyan oldu mu karanlık sularda?
Kara örtülerin içinde kim gömdü güzel yüzünü?
Sesini duyan oldu mu senin?
Sen, masmavi denizi bile göremeyen kız.
Biz hep o karanlık sularda boğulduk,
Seni boğdukları yerde.

*(13 yaşında evlendirilen 15 inde tecavüze uğrayıp hamile kalan, Batman çayına atılarak öldürülen, kefensiz ceset torbası içinde gömülen Hatice Daşlı'nın anısına)

DÖNÜŞÜM

                                 
                                                                         

 Saatin sesi hiç susmayacakmış gibi ötmeye devam ediyordu. Saat beş. Kurmalı bir saatti bu, ötme süresi onun kurma şekline bağlıydı tam olarak. Saat beş. Kalkma vakti. Güneş doğmamıştı daha. Adam kurmalı saatin zembereği gibi kalktı yataktan. Hatta adamla saatin ritimleri hesaplanabilse aynı ritmi tutturmaları içten bile değildi. Tik tak tik tak tik tak. Yatağın ucunda terlikleri hazır ollll şınav, vaziyetinde bekliyorlardı. Ve nihayet görev başlamıştı. İleri geri ritim bozulmadan tik tak tik tak.

5 adet kuru siyah zeytin, 2 dilim kepekli ekmek, 1 adet yumurta ve bir bardak portakal suyu da bu seremoniye eşlik etmeye hazırdılar öyleyse ayağa kalkıp marşın okunma vakti gelmişti.

Bu seremoni bittikten sonra ise evden çıkmadan önceki en önemli bölüme tabi ki geçilebilirdi. Saat de tam olarak altıya ulaşmıştı bile, ne bir eksik ne bir fazla. Kahverengi giysi dolabının önüne geldiğinde tek yapması gereken hiç düşünmeden, askılardan üçüncü sıradakini almaktı. Çünkü bu gün günlerden Çarşamba olduğuna göre ilk iki sıranın da boş olması gerekirdi. Tek düşünmesi ve elbette hatırlaması gereken ise günlerden hangi gün olduğuydu. Nihayet saat 6:30 olmuştu ve sıra, her gün aynı saatte gittiği mahalle kahvesine gidip orta kahvesini içmekteydi. Ne bir eksik ne bir fazla orta kahve. Kahvehaneye adım atar atmaz kahvesi ve gazetesi sıraya girip onu beklemeye başlarlardı. Haberler tam olarak saat 7’deydi. O zamana kadar gazetenin bitmiş olması gerekirdi. Sigara içmez ve hasbel kader yanına düşmüş insanlara da asla içirtmezdi. Sigara yasağının çıkmış olmasına ise dünyada ondan fazla sevinen olmamıştı. Bu durum onu mutlu etmiş hatta bu yasağın çıktığı gün öyle ki sevinçten yatma zamanını 2 dakika bile geçirmişti. Keyfine diyecek yoktu, çünkü aynı zamanda bütün kahvehaneleri dolaşıp sigara içen olup olmadığını denetleyebilecek bunun sonucunda hangi kahvede hangi tarihte ve hangi zamanda sigara içildiğini siyah defterine not edebilecek ve yetkililere de bildirecekti. Bundan büyük bir mutluluğu düşünemiyordu bile. Hele ki o yetkililer o kahvehaneye gidip cezayı yazarlarsa değmeyin keyfine. Neyse ki onun sürekli gittiği kahvede insanlar buna asla kalkışmazlardı.
                                                                                                                           
Gazeteyi bitirir bitirmez haberler başladı. İşte ilk haber: “tatil süresince trafik kazalarında ölenlerin sayısı 6.572 kişiye ulaştı”. “cık cık cık yazık be şu hale bak herkes trafik kurallarına uysaydı böyle olmazdı tabi, hep kurallara uyulmadığı için oluyor bütün bunlar”  diye yüksek sesle söylendi, karşılık veren olmadı kahvede. Sadece arka sıralardan birkaç “cık cık” sesi kahvenin duvarlarına çarpıp kayboldu. Oysa bir sonraki haber moralini tamamen bozmaya yetmişti “asacaksın bunları, ibreti alem olsun diye kalabalık bir caddede sallandırdın mı bak bakalım aynı şeyi başkaları yapıyor mu? Almayacaksın bunları, şehre girerken soracaksın nerelisin diye, ya da hata kaza girdiler mi toplayıp traktörlerin içine şehrin dışına bırakıvereceksin, cık cık cık” bu sefer ise kahvehane ahalisi “doğru doğru” diye hep bir ağızdan cıkcıklamaya, vakvaklamaya ve hırlamaya başlamıştı. Tam bu sırada kahveye giren biri olsaydı eğer, korkup kaçması içten bile değildi. Öyle ki cık cıklar, hav havlar birbirinden güç bularak iyice artmış yerini havada rastgele uçuşan ana avrat düz gitmelere bırakmıştı bile. Tam bir arınma anı. Adamın öne sürdüğü çözüm basitti ama, insanlar tarafından bir o kadar da etkili bulunduğu söylenebilirdi.

Adam söylene söylene kahvehaneden çıktı. Bir an kalem ve kâğıdını unuttuğunu sandı oysa onlar her zaman koyduğu cebinde şınav çekmeye başlamışlardı bile. Tam cebini yoklarken kara kalın kaşlı bir adam, onu görmeyerek omzuna çarptı. Adam özür dilemek için tam söze başlamıştı ki “Dikkat etsene be hangi dağdan indin eeee eee geri zekalı.” böyle bir durumda cümlenin başı tahmin edilebileceği gibi çıkardı ama cümlenin noktadan ve kendi kendine söylenmeden önceki hali ise karşıdakinin birçok özelliğine bağlı olabilirdi. Buna bağlı olarak da bu cümle “geri zekalı” şeklinde tamamlanabilirdi çünkü adam bilmediği bir dilde ona bir şeyler söylüyordu ve bu durumda da cümlenin bu şekilde kuruluyor olması gerekirdi, kural bundan ibaretti. Gerçi adamın özür dileme hali içinde olduğu tüm evrensel vücut kurallarıyla doğrulanabiliyor olsa da, dilini anlamamış olması onu kat be kat sinirlendirmişti. “Nerde yaşıyorsan, düzgün konuş oğlum düzgün konuş, ne diyorsun sen”. “Kusura bakmayın bir an ağzımdan...”. “Tamam tamam kes artık”.

SABAH GÜNEŞİ



Yumuşacık sabah güneşi aydınlatacak yüzümüzü
Bi bakmışın ötede deniz şıpır şıpır, taptaze
Kokusu geliyor masmavi.
Bi bakmışın elimi dolamışım beline,
Tutup tutup öpesim gelir.
Uzansak düşecek dünya
Bi bakmışın denize bulanmışız
Tuzlanmış kirpiklerimiz
Kıpırtısız uyumuşuz
Sıcacık.

KIVILCIM


Fotoğraflar: Mert Çakır
Yazı: Soner Çakı








Küçük bir kıvılcımla başlar her şey. Küçücük bir kıvılcım, küçücük bir duman. Hayat bu kıvılcımlarla kurulur bu kıvılcımlarla yok olur, bu kıvılcımlarla anlam kazanır ya da anlamsızlaşır. Her hareketin, her davranışın bir öncesi vardır aslında. Kimileri önce görür her şeyi, bu da hareketin ya da olayın oluşum sürecinden kazanılan tecrübedir. Tecrübe edile edile öğrenilir bazen, tecrübe edile edile öğrenilmez bazen.


Karşı kıyıda küçük bir duman parçasından ibarettir ateş. Sanki karşı kıyıda kalmaya mahkum ve asla bizim yaşamlarımıza kadar girme cesareti gösteremeyecektir, gösterse bile kafası ezilip yok edilebilir. Yok edilebilir edilmesine ama geride bıraktığı kül ve dumandır yalnızca hepsi o kadar. İlk kıvılcımları kim tutuşturmuştur? Kim izin vermiştir buna?  Göğe yükseldikçe kara dumanlar bütün sorular anlamsızlaşır ve silikleşir, grileşerek kararır.  Mavi griye karşıdır artık, siyah yeşile ve elbette bütün renklere. Artık bütün soruların anlamsızlaştığı an gelip çatmıştır, kaçınılmaz olan da budur. Geriye dönmek ne mümkün, bütün renkleri görmek tekrar masmavi bir günde.

Oysa önemlidir o ilk soru: İlk kıvılcımı kim yakmıştır? Her şey ortadadır aslında. Bütün iş, o kara dumanların arkasını görebilmektedir. Yoksa ahlar vahlar arasında kara dumanlara bakıp kalmaktan başka bir şey gelmez elimizden. Öyle ya biz ne yapabiliriz ki? Böylece yeşil griye çalar önce, sonra kara dumanlar yükselir gökyüzüne, sonrası ise gridir hep. Ve bir bakarız karşı kıyı nasıl griye dönüşüvermişse bir gün, bir gün de makineler çalışır karşı kıyıda, hatta denizin ortasında bile görebiliriz bu makineleri. Bir bakarsın denizin ortasında bir dozer. Deniz boğulmuş. Bir bakarsın karşı kıyıdan betonlar yükselmeye başlar, önce bir, sonra iki, derken sayı saymaya gerek yoktur artık. Her taraf bembeyaz beton. Hep karşı kıyıdan baktığında o beton yığınlarını görmeye mahkumsundur artık. Doğan değişmiş, bünyen bozulmuştur, özensizce yerleştirilmiş yapmacık birkaç ağaç görebilirsin binaların ardından, şanslıysan elbet ve sen hep karşı kıyıdan seyretmeye mahkumsundur acı olan da budur. 

Önce ormanın yanar, sonra denizin dolar, sonra betonlar sarar her yanı diyalektik bir süreç sanki. Ve sonra herkesten sözbirliği etmişçesine aynı cümleler “biz yapmadık (yakmadık demek istiyor)”, “kesinlikle biz yapmadık”, “hayır hayır kesinlikle biz yakmadık”, sonra savunma şekilleri değişir “Cezası neyse çekeriz”, “parası neyse veririz” (MNG şirketinin denizi toprakla doldurması üzerine yaptığı açıklama. Bodrum’da Pina Yarımadasında Güvercinlik Köyü çevresinde MNG'nin iki şirketine ormanlıkta otel izni verildi. Bir yıl sonra yangın çıktı. MNG aynı bölgede koyu toprakla doldurdu)  yetkililer de bu yeni açıklamalara çabucak uyum sağlayıverirler hemen “orman, orman kalsın demek çok doğru değil” (orman eski bakanı Osman Pepe).

Sense karşı kıyıdaki beton yığınlarının önünde fotoğraf çektirmeye mahkum olursun hep...  Sahi ilk kıvılcımı kim tutuşturmuştu?

Temmuz 2007

Siyah Çocuk

Marie Uchytilová- Çocuk Savaş Kurbanları Anıtı- Lidice Museum Stredocesky, Çek Cumhuriyeti
Kafamın içinde sonsuz bir boşluk var
Dün elimi kaldırdım havaya ve saatlerce yukarıda kaldı elim, fark etmedim
Gözlerime geçmem gerek şimdi de
Ondan bahsetmek ne kadar sıkıcı
Gözlerim sağlam, kulaklarım, ellerim, burnum
Tamamlayamadığım bir pazılın parçaları
Hepsi ayrı uzuvlarmış da vücudumda, hepsinin ayrı ayrı beyinleri varmış gibi, 
Birbiriyle sidik yarıştıran
Hepsinden ayrı ayrı sesler duyuyorum
Lanet olası sesler
Bu seler bombalıyor beni
Her an her şeye yorum yapan sesler, kendini bi bok sanan sesler
Cenaze feryadı gibi bitmeyen, aynı tonda, korkunç.
Güldürün beni
Çocukların fıkralarına güleyim
Ya da fıkralara gülsün çocuklar
Aptal fıkralara gülsün.
Kafamın içinde karanlık var
Bu sesler susmalı, rüzgarın sesi bile ne kadar ağır
Hele o rüzgara, feryatlar karıştıysa yüzyıl da geçse de uğultusu dinmez.
Oyun oynasındı çocuklar
Hayali arkadaşları da kaçmış
Şimdi elleri havada, her an hazır kavgaya
Elleri havada kalmış çocukların
Habersiz, ağır mı ağır
İndirsen o değil
İndirmesen ölüm seni çağırır
Konuşsam içim hafifleyecek
Konuşmasam acının içinde kaybolacağım
Bir pazılın parçaları
Parça parça parçaları
Güldürseydik ya çocukları
Elleri havada asılıp kalmasaydı ya
Hani güzel masallar anlatsaydık
Mavilerden, pembelerden, sarılardan, beyazlardan alsaydık onları
Siyahlara bırakmasaydık.


*Küçücük yaşamlarında  bebeklerin, oyuncakların, kör ebelerin peşinden koşacakken acının peşine takılmış, çocukluklarını kaybetmiş bütün çocuklara. Uludere'de şeker bile yemeyen, Filistin'de oyun oynamayı bile unutan çocuklara...

MERAK ETME*



Küçücük bir çocukken daha gözlerimi yeni açmıştım hayata
Köy okulundan şehre gittim
Kimseyi ne bilir ne tanırdım
Ne şehri görmüştüm, ne koca koca evleri, yolları, arabaları, insanları.
Annem pazara götürmüş zamanın birinde, kaybolmuşum,
Kalabalığın arasında yapayalnız ağlamışım.
Bize okumaktan çok koşmayı öğrettiler köyde
Zeytin çapalamayı.
Babam kızdı okuyacak dedi.
Şehre gönderdi okuyayım büyük adam olayım diye.
Korktum yine kaybolmaktan şehirde.
İnsanlardan korktum, sevemedim.
Ne yazmam iyiydi şehirli çocuklar kadar ne okumam
Kıskandım,
Dert ettim, yalnızdım ve evimden uzak
Yazılarımı yetiştiremedim, elim ağır.
Bir gün hastalandım karnım ağrılar içinde
Nasıl unuturum o günü,
Öğretmenim elimden tutup yatırdı beni yatağa
“Ben buradayım merak etme”
Merak etme dedi
Merak etmedim.
İnsanları sevdim.

*Örtmenler günü vesilesiyle.

(Fotoğraf Guy Degend)

BÜYÜK BEYLERDEN TEMENNİLER


Büyük beyler temenni ettiler:
“Duyduk duymadık demeyin
Peynir ekmek yemeyin
Aç insan kalmasın, savaşlar olmasın, çocuklar ölmesin”

Büyük bir ülkenin
Büyük bir salonunda
Büyük midelerle toplandı
Büyük beyler 
Büyük beyler temenni ettiler:

“duyduk duymadık demeyin
Sakın peynir ekmek yemeyin
Aç insan kalmasın, çocuklar ölmesin”

Ne güzel, ne masum sözler
Zaman altından insan öldürenlere
Duyduk duymadık demeyin
Büyük mideler temenni ettiler
Çocuklar ölürken.
Büyük mideler temenni ettiler
İnsanlar ölürken.

Asia'nın* Ağıdı


Zincire vurulmuş Prometheus ve her gün ciğerini yiyen karga (resim 2mi3 sitesinden alınmıştır)
Ölümün kaç çeşidi vardır bu topraklarda? Kaç çeşitte karşımıza çıkar? Yok oluş tektir. Öyle değil  midir? Ölümün bile hayırlısını aramak bu topraklardan çıkan bir deyimdir. Nasıl doğuyor? Ölüm nerede başlıyor?

Nasıl, bir toplumun varlığını yaşama düzenleri belirliyorsa aynı şekilde ölüm de o toplumun bilgisini barındırır içinde. İnsanlar neye üzülüyor? Canımızı ne acıtıyor? Acılar ne zaman başlıyor? Ne zaman bitiyor? Nasıl aktarılıyor? Nasıl, kendinden önceki atalarının bilgisini taşırsa insanlar ve bu bilgilerle şekillenirse hafızaları, yaşamları aynı zamanda acıların bilgisi ve ölümün bilgisini de aktarıyor.

Nasıl birbirini sevmenin bin bir çeşidini aktardıysak, ölümün de bin bir çeşidi siniyor gölgelerimize. Kinlerin bin bir çeşidi, vahşetlerin, ölümün bin türlü hali. Nasıl ki çığlıklar ağıtlara dönüşür, ağıtlar müziklere, çığlıklar tek bir dile, acı tek dile... Nasıl, bütün evrende mutluluğun tek dili varsa acının da tek dili var.

Ağıtlar farklı dillerde yakılır ama aynı acıdan beslenirler ve ancak o acıyı yaşayanların anlayabilecekleri bir dil haline dönüştükleri ölçüde sıradanlaşır, her gün daha fazla insan ölür. Nasıl anlatılır ki canı yanmayana, etinden et koparılmayana, acının dili nasıl anlatılır? Ne kadarı anlatılabilir? Acıların dili ortaktır, birbirinden ayrıldığı ölçüde, senin acın benim acım dendiği ölçüde acılar artmaya devam eder.

Yarayı iyileştirebilecek tek bir formül yok fakat, başkalarına açtığın yaraların fazlalığıyla değil yaraları azaltmakla, acıyı paylaşmakla bir başlangıç yapılabilir. Anlayamadığın bir şeyden ya korkarsın ya da onu yok etmeye çalışırsın ya da görmezden gelmeye. Siz hangi taraftasınız?

Acıyı paylaşamadığımız sürece, zincire vurulmuş Prometheus gibi aynı acıyı yaşayıp durmaya mahkumuz. Birbirimizin yarasını açmaya.

*Asia: Prometheus'un Annesi 

BİR GECE DENİZ RÜYASI


Tuzla, ekmekle yazıldı.
Gece aydınlıksa ürkütür,
Susulur.
Mavi dalgalar bağırır
Ağzında köpüklerin homurtusu
Sus, deniz.
Denizin ardı dağdır,
Dağın ardı meneviş kokusu.
Gelir, eski günlerin neşesi seni bulur
Güneş, çam kokularına bulanır
Bulanır da arkandan bağırır
Bağırır gecenin içinde kafayı bulmuş
Bir yıldız, salınır da salınır
Kaçar gökyüzünde
O ne gecedir o.
Bir balık olsam da oynaşsam şu denizde
Diyesin gelir
O ne denizdir o
İlla da gülesin gelir.

                               21.06.2012 

Little Fable



Dünya her geçen gün daha küçük büyüyor ...
(Kafka'dan Esinlenerek)

Concept & animation: Henning Lederer
Music: Marius André
Text based on Franz Kafka
Supervision: Prof. Reiner Nachtwey, Dieter Fleischmann
Laboratory of Digital Illustration
Technical Support: Florian Boddin
FB2 Design - FH Duesseldorf – 2006

Tepedeki Ev




Amcama...

Soluk soluğa, kararmakta olan gökyüzüne ulaşmaya çalışırcasına tepenin ardından son taneleri kalan güneş ışıklarına doğru olanca gücüyle koşmaya başladı. Kan ter içinde kalmıştı. Fakat en fazla kan çıkıyormuşcasına vücudundan, acı duyuyordu. Nihayet tepeye varmış, güneşin son parıltıları da yok olmuştu. Gece olmamış, sanki sabahtı. Gün doğmak üzereymiş hissine kapıldı birden. Yoksa kovaladığı gece miydi de biraz sonra gündüz olacaktı? Aklı iyice karışş, duyguları allak bulllak olmuştu. Kulakları ıssızlaşmış, gözleri buğulanmıştı.

Belirsiz bir zamandı. Kendisi çocuktu, henüz büyümemişti ya da o öyle olduğunu düşündü. Son zamanlarda geçmişe dair hatırladığı çok az şey olduğunu farketti. Ne olmuşsa olmuş sanki herşey bir anda silinivermiş. Fakat işte hiç olmadık zamanlarda olan şeyler gene olmaya başlamıştı.

Ablasıyla bereber geçtikleri o yolları hatırladı, papatyaları yolup dipsiz kuyuya attıklarını, papatyaların havada süzüle süzüle kuyunun içinde kaybolmasını hatırladı birden. Hikayeler masallar, yılanlar, kaplumbağlar, karagoncalosları hatırladı. İnsan kılığına girip develerin sırtında seyahat eden altın taşıyan cinleri, kulaklarına isimlerini fısıldayan perileri. Altınları gömen cinlerin, perilerin peşinden koşan babasının maceralarını. Asla kavuşulamayan hep peşinden koşulan hayalleri. Anneyle toplanan tilkişenleri, kişkişleri, kuzu kulaklarını hatırladı. Ençok kişkişi sevdiğini hatırladı ve bir zaman bu otların isimlerinin ona ne kadar tuhaf geldiği hatırladı sonra. Amcasının anlattığı Osmanlı masallarını. Sanki kendi yaşamışcasına bütün olayları en ince ayrıntısına kadar anlatışını. O masalların içinde mızraklarla çarpıştığını, kimi zaman, kaleye bayrağı onca yarasına rağmen son nefesinde diken kahraman asker oluşunu hatırladı.

Hayhuyların, vahvahların arasındaki maşallahları hatırladı. Eskilerin maşallah diye sevişlerini. Amcasının hoter şapkasını ve o şapkanın içinden çıkıyormuşcasına anlatılan masallardan sızan kahramanları. Her zaman amcasının kafasında olan o şapkayı Redkit’in şapkasına benzetir, büyüyünce benimde böyle şapkam olacak diye iç geçirirdi. Amcasının şapkasını çıkarttığı nadir anlarda şapkayı gizlice kafasına geçirir masalların tavşanlarının peşinden koşardı.

Bu hatıralarla kan içinde terlerle tepeye ulaştı en sonunda. Üzüm bahçelerinden geçti. Yarısı kurumuştu bahçenin. Yeşil üzümler, kırmızı, mavi üzümler. İçinde dayanılmaz bir hüzün.  Az sonra eski evi görünce artık tamamen emin oldu. Burası bir zamanlar amcasının yazları kullandığı küçük taş evdi.

Amcası, baharın yaza çaldığı vakitlerde tepeye çıkar , bütün yazını orada geçirirdi. Ürünlere dadanan domuzları kovalar, domates, salatalık, patlıcan, karpuzlara göz kulak olurdu. Amcasının domuzlar üzerine anlattığı bütün hikayeleri can kulağıyla dinler, kendisini onun yerine koyarak maceralardan maceralara atlardı. Bu hikayeler yüzünden tepedeki taş eve kendi başına gitmeye casaret edememişti hiç bir zaman. Ama işte bugün ne olmuşsa olmuş kendi başına çıkagelmişti.

Tepedeki evin tahta kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Her zaman sabahın ya da akşam karanlığının mahmurluğu ile yüklü hüzünlü eve girdi. Asla tam aydınlık olmazdı bu evin içi ve bu yüzden de her zaman hüzünlü gelmişti ona, içi çocuk cıvıltıları, komşu ziyaretleri, bayram sabahı telaşları ile dolu bile olsa o ev her zaman bir miktar hüzün taşırdı içinde. Elbette böyle olmasında eski radyodan sürekli çalan sanat müziklerinin de payı vardı.

Müziğin sesi çok şiddetliydi, şimdi düşündüğünde o hüzünlü evde yankılananan hüzünlü sesin hangi şarkıcıya ait olduğunu hatırlamıyordu. Biraz olsun iç sıkıntısını dağıtabilmek için radyoyu kapatmayı denedi fakat başarılı olamadı. Radyoyu kapatmaya çalıştıkça kadının sesi daha bir gürleşiyor daha bir hüzün çöküyordu evin içine. Nasıl anlatsam bu hüznü. An sonra radyoyu kapatmanın anlamsızlığına vardı. Etrafta kimsecikler görünmüyordu ve hava iyice kararmaya yüz tutmuştu. Tahta kapı büyük bir gürültüyle açıldı.

Tepenin üzeri çoraklaşmıştı. Ne bir ot ne de bir üzüm tanesi kalmıştı geriye. Sadece topraktan küçük bir yükselti, bir hendek belkide, belkide bir su bendi diye düşündü. Uzaktan seçemedi, seçebileceği hiçbir şey kalmamıştı, her şey bulanıklaşmıştı. Güneş doğmak üzereydi. Bütün gökyüzü, kuşlar, böcekler, çocuk cıvıltıları, domuzlar, üzümler, papatyalar nefesini tutmuş sağa sola kaçışmışlardı.

İyice yaklaştı yükseltiye. Önce minik bir adamcık belirdi topraktan, sonra yeniçeri askerleri ellerinde davullar ve borazanlarıyla teşrif ettiler, sarıklı süvariler, ellerinde pistonlarıyla tulumbacılar, gülleleri fırlata fırlata yeri göğü inlete inlete gelen Humbaracılar, Kalyonlar, Ateş Gemileri, Kalyatalar ve başlarında Kaptan-ı Deryalar; Çakırcalı Efe, Yörük Ali Efe’de geldiler.Amcasının masallarından çıkan kahramanlar hep birlikte selam durdular sanki benim gelmemi bekliyormuşcasına. Son bir söz dökülmedi ağzımdan, son bir gülüş, sonlar hiç olmadı, hepsi bizde yaşıyor hala. Biraz çocuk kaldım...


ŞATO'NUN KAFKA'SI



Joseph K. bir gece geç vakitlerde karanlık ve sessiz bir köye gelir. Nereden geldiği nereye gittiği belli değildir. K. Kendisinin Kadastrocu olduğunu ve bu köye atandığını ifade eder. Fakat, K.’nın kim tarafından görevlendirildiği, gerçekten kadastrocu olup olmadığı, o köye atanıp atanmadığı bile kesin olarak bilinmez. Öykü soru işaretleriyle başlar ve olaylar ilerledikçe bunların hiç cevaplanma kaygısı taşınmadığı daha bir net anlaşılır.

K. roman boyunca Şato’ya ulaşmaya çalışır. K.’nın Şato’yu ilk defa görmesi ve ona ulaşma çabasının anlatıldığı sahne, kabaca kitabın bütün özetini de oluşturur. K. bütün çabalarıyla Şato'ya ulaşmaya ve onunla bağlantı kurmaya çalışır. Öyle ki Şato ilk göründüğü andan itibaren gizem barındıran, ulaşılmaz, yüce, her şeyi gören bir iktidar modelinin somut göstergesi olarak tasvir edilir ve bu yüzden de korkutucudur. K. ilişki  kurduğu herkesle Şato ile bağlantı kurmayı amaçlar. Bunun için küçük bir çocuktan, onun annesinden, Şato’da çalışan Klamm’ın eski nişanlısından, Şato’nun habercisinden medet umar. Fakat ne yaparsa yapsın K. Bir türlü Şato’ya ulaşamaz.

K. Şato'ya ulaşamadıkça, daha çok insanla bağlantı kurar ve her insanda bu iş için küçükte olsa bir ışık gördüğünde sonuna kadar onu kovalamaya çalışır. K’nın insanlarla kurduğu ilişkilerde, insanların, eskiden Şato’ya ulaşmak için aynı K. gibi bütün yolları denedikleri, bunun sonucunda küçük başarılar elde ettikleri ve bu başarıların onlar için büyük bir övünç kaynağı haline dönüştüğüne tanık oluruz. Fakat bu başarılar o kadar küçük ve gülünçtür ki gerçekten Şato ile herhangi bir temasta bulunulup bulunulmadığı bile tam olarak anlaşılamaz. Bu sebeple insanların hiçbir zaman Şato ile temas kurulamayacağı, küçük bağlantıların bile çok büyük bir lütuf olduğu fikri oluşmuştur. Şato, köy için değil; köy, Şato için vardır. Oysa Şato, başlangıçta köy işlerinin yürütüldüğü bir yer olarak tasvir edilir.

Şato, gücü ve otoriteyi temsil eder. Şato'nun asıl gücü ise somutluğundan değil soyutluğundan ve bilinemezliğinden  gelir. Şato korku salar fakat bu korku insanlara verilen kırbaç cezalarından kaynaklanmamaktadır. Bu açıdan, Şato’nun dışarıdan görüldüğü kadar uzakta olmadığı ve şatafatlı, her şeye muktedir bir görüntü taşımadığını ve hatta Şato diye bir yerin bile olmadığını iddia edebiliriz. Hatta K. Bütün çabalarına rağmen orada çalışanlarla bile karşılaşamaz. Ne yaparsa yaparlar bir anda yok oluverirler. Zira öykü boyunca Şato ile hiçbir somut ilişki kurulamaz, bütün bilgiler insanların söylentileri ve birbirleri ile konuşmalarından ya da konuşamamalarından çıkardığımız bilgilerdir. Ve bu söylentiler arttıkça Şato gözümüzde daha çok büyür ve onun ne kadar inanılmaz olduğu, ne kadar büyük olduğu, oraya ulaşmanın imkansız olduğu gibi fikirler oluşmaya başlar. K.’da başlangıçta Şato ile bağlantı kurmanın kolay olacağı fikrine kapılır ve hatta onunla alay bile eder. Oysa onun ulaşılamazlığı insanların söylemleriyle tekrar büyütülür. Herkesin inandığı ve gerçekte ne olduğunun asla tam olarak bilinemeyeceği bir imge haline dönüşür.


Başlangıçta biraz uzakta duran Şato, artık giderek uzaklaşmaya başlamıştır. Zira Şato ile zamanında bağlantı kurmuş ve gözden şu ya da bu şekilde düşmüş insanlarla köy ahalisi ilişki kurmayı reddeder ve ötekileştirilerek dışlanırlar. K. bu bilinçle bulabildiği bütün ilişki yollarını dener fakat başarılı olamaz.

TAŞ




Soğuk mezar taşları,
Parlak çeliğin yüzü gibi
Bir kılıç kadar keskin.
Sessizlik, mezarlıkları kaplayan bir sessizlik
Hayır, ölülerin sessizliği değil, onlar zaten gittiler
Konuşanların, konaşabilecek gücü olan dermanı olmayanların sessizliği
Onlar öldüler ve biz birer birer taşlara dönüştük
Mezar taşlarına
Ölü toprağı serili mezar taşlarına
Unut geçmişi, hatıralar geride kaldı, hatırlama
Her gün taşa kesti yüreğin
Taş, soğuk ve parlak bir taş
Durağan, dinleyen ve konuşamayan.
Önce ağzın kapandı, sustun
Sonra gözlerin,
- Görmemek en iyisi
-Kulaklarım bana yeter nasıl olsa ziyanı yok
Ziyanı yok
Duymasak da olur.

Cihan Kırmızıgül'e karşı taşlaşan adalet üstüne