Düttürü düt
düdü düt dürü düt
Yüce Kralımız çıktı meydana
Aman kafalarınızı önünüze eğiniz
Ses çıkartmayınız
Ve asla gülmeyiniz
düttürü düt düdü düt dürü düt
Kral yaklaştı kalabalığın yanına
Uzattı bir masum çocuğun yüzüne elini
Çocuk ne bilsin
Önce dil çıkartı Yüce Krala
Ve sonra şaplağı indirdi suratına
Bütün meydan nefesini tuttu
Yalnızca çocuğun sesi
Hahahaaaaaaaaaaa hihihihhhhiih
Ve sonra herkes hep hep bir ağızdan
hahahahah hhiihihihi hohoho
Gülmek her tarihsel dönemde
iktidardakiler tarafından yıkıcı bir unsur olarak görülmüştür. Güç ciddidir
ve hiçbir zaman kendisiyle alay edilmesine izin vermez. Gülme ise alaydır, yolda
yürüyen haşmetli , yerlerin ve göklerin hakimi yüce kralımızın o ihtişamını
bozabilecek birtek durum vardır belki de, o da ayağının kayıp tepe taklak düşmesi
ve insanların onun haline bakıp katıla katıla gülmesidir.

Gülme tüm resmi alanlardan dışlanmıştır, varsa
bile yapmacıktır ve hiçbir şekilde yıkıcılık barındırmaz. İnsanlar
birbirleriyle alay etmeselerdi gülme olur muydu? Ya gülme olmasaydı alay olur
muydu? Eski kralların, Ortaçağdaki korkutucu engizisyonun, derebeylerin,
şatodaki memurların, davalara bakan mahkeme suratlı kat kat, sıra sıra üst üste
oturan yargıçların, insanların iliklerini sömüren zengin tefecilerin gülmeyle
ne işi olabilirdi ki? Ancak soytarıların, serserilerin, fahişelerin, delilerin,
çocukların işidir apansız gülme, alaylama. Ve belki bu yüzden bunlar, ciddi
toplumun gayri ciddi öğeleri olarak dışarıda tutulmaya çalışırlar.
Aslında bizim çok da mataf şeyler
yapmadığımızın, o bağırıp çağıran emirler yağdıranların çırılçıplak olduklarını
bize gösterir. Toplum olarak, ne yüksek sesle konuşmayı ne de gülmeyi hoş karşılarız. Suskunluk
bir değer, bir naiflik ölçütü, bir ağırlık unsurudur bizim için. Çok gülmenin
ardından kesin çok ağlayacağımızı hatırlarız ya da sus kız diyen sesle bize hatırlatılıverir. Gülen insan en baştan kuralları reddeder,
kurallar oyununun dışına çıkar. Bizi kuralsızlığa, doğaçlamaya çağırır. Oysa düzenin
kurulması ve selayeti için her zaman kurallar gözetilir. Bunlar yazılıdır, mekanik ve soğuktur, yalnızdır ve bireysel yalnızlığı
dayatır; oysa gülme kolektiftir, nadiren öyle kendi kendine katıla katıla güler
insan, toplumsalı davet eder ve ancak başkalarının paylaşmasıyla çoğalır, sıcaktır,
kulaklardan alev fışkırır. Ortaçağ'da bile bütün yasaklamalara rağmen
soytarılar,
Commedia dell`Arte oyuncuları, halk oyuncuları köy köy, kasaba kasaba
dolaşarak insanları güldürürler kralları birden soytarı yapıverirlerdi.
“Ortaçağ
gülmesi, dünyanın gizeminden ve iktidardan kaynaklanan korkuyu alt ettiğini hem
dünyanın gizemini hem de iktidara ilişkin hakikatin peçesini düşürdü. Övgüye,
dalkavukluğa, riyaya karşı çıktı. Sövgülerde ve kaba sözcüklerde ifade edilen
bu gülen hakikat, iktidarı aşağıladı. Orta çağ soytarısı işte bu hakikatin
habercisi” (Bakhtin, 2005: 112).
Örneğin Karagöz halk diliyle konuşur
yeri geldiğinde okkalı küfrü basar yeri geldiğinde şamarı yapıştırır yeri
geldiğinde de kaçar gider anlamazlıktan gelir, öğrenim görmüş yüksek mertebeden
kendini beğenmişleri alaya alırdı. Oyunlarda, zorbalık, düzenin bozukluğu hayal
perdesine yansıtılır ve Karagöz bunlarla bir güzel dalgasını geçerdi. Ramazan
eğlencesi, çocuk eğlencesi de değildi sadece.
Gülmek bütün kralların karşısına
geçip nanik yapar. Yaşamın ne kadar değerli olduğunu ve paylaşmanın önemini
bize hatırlatır ve elbette cesaretin.