BUNALTI



Yarı karanlık kasvetli bir otobüsün içinde uyandım. Dışarıyı hiç göremiyorum tek tük ışıklar haricinde görülebilecek hiçbir şey yok. Bu görülememezlik rahatsız ediyor. Bilmiyorum bu kasveti yaratan dışarıyı görememek mi ya da dışarıdakilerin seni görememesi mi? Karanlık. Karanlık yolda, araba hızla sarsıla sarsıla ilerliyor. Arabanın içi oldukça soğuk. Sanki herkes bir bütünün parçalarıymış gibi birbirine sokulmuş. Bir sıcaklık duygusundan değil bu sokulma, öyle olduğu için ya da öyle olması gerektiği için, belki de soğuktan, kimbilir. Birkaç kişi rutini bozup konuşmaya yeltenebilseydi neyin ne olduğu daha kolay anlaşılabilirdi. Oysa kimsenin buna niyeti yoktu ya da varsa bile bütün ömürleri suskunluk üzerine kurulmuşcasına sessizdiler.  Böyle hızlı hızlı yol alırken tek bir insan sesi bile yok. Bana öyle geliyor ki bu arabanın içindekilerin hiç biri nereye gittiğini bilmiyor.  Bu suskunluk hali beni tedirgin ediyor, her şeyden korkuyorum sanki bu günlerde. Sadece bugünlere mi özgü yoksa hep böyle mi devam edecek?  Ama bu günleri diğer günlerden ayıran ne?
Herkesin olduğu bir yerde tek bir sesin bile duyulmuyor oluşu tedirginliğimi giderek arttırıyor. Bana öyle geliyor ki ya herkes bir şeyler düşünüyor ya da düşüncelerden kaçmak için, düşüncelerin ağırlığına dayanamadıkları için sağa sola savrulan arabada savuruyorlar düşüncelerini.

AĞIRLIK


Kafasının içinde korkunç bir ağırlık hissetti. Sanki dişleri yerinden fırlayacakmış denli sızlamaktaydı. Dün gece gördüğü rüyanın gerçekleşebiliyor olabileceğini düşündü. Rüyasına yamuk olan dişini geri ittiriyordu ve birden dişleri teker teker ağzının içinde yuvarlanmaya başlamıştı. Sonra hepsi ellerine dökülmüştü. Dişerin ağzın içinde çıkardıkları sesler onu inanılmaz bir şekilde öfkelendirmişti. Hepsini teker teker sökmeye başladı. Sanki hepsi ağzının içinde birer fazlalıkmış gibiydi ve onları sökerse sonunda rahata kavuşacaktı. Sabah ağzına dolmuş kan tadıyla uyandı. Gece gördüğü rüyanın etkisinden olsa gerekti. Kendini öylesine sıkmıştı ki ağzı kan içerisinde kalmıştı. Dişleri sapasağlam yerinde duruyordu. Oh dedi kendi kendine, sadece bir rüyaymış.

GÜLMEK


Düttürü düt düdü düt dürü düt
Yüce Kralımız çıktı meydana 
Aman kafalarınızı önünüze eğiniz
Ses çıkartmayınız
Ve asla gülmeyiniz
düttürü düt düdü düt dürü düt
Kral yaklaştı kalabalığın yanına
Uzattı bir masum çocuğun yüzüne elini
Çocuk ne bilsin 
Önce dil çıkartı Yüce Krala
Ve sonra şaplağı indirdi suratına
Bütün meydan nefesini tuttu
Yalnızca çocuğun sesi
Hahahaaaaaaaaaaa hihihihhhhiih
Ve sonra herkes hep hep bir ağızdan hahahahah hhiihihihi hohoho

Gülmek her tarihsel dönemde iktidardakiler tarafından yıkıcı bir unsur olarak görülmüştür. Güç ciddidir ve hiçbir zaman kendisiyle alay edilmesine izin vermez. Gülme ise alaydır, yolda yürüyen haşmetli , yerlerin ve göklerin hakimi yüce kralımızın o ihtişamını bozabilecek birtek durum vardır belki de, o da ayağının kayıp tepe taklak düşmesi ve insanların onun haline bakıp katıla katıla gülmesidir.

Gülme tüm resmi alanlardan dışlanmıştır, varsa bile yapmacıktır ve hiçbir şekilde yıkıcılık barındırmaz. İnsanlar birbirleriyle alay etmeselerdi gülme olur muydu? Ya gülme olmasaydı alay olur muydu? Eski kralların, Ortaçağdaki korkutucu engizisyonun, derebeylerin, şatodaki memurların, davalara bakan mahkeme suratlı kat kat, sıra sıra üst üste oturan yargıçların, insanların iliklerini sömüren zengin tefecilerin gülmeyle ne işi olabilirdi ki? Ancak soytarıların, serserilerin, fahişelerin, delilerin, çocukların işidir apansız gülme, alaylama. Ve belki bu yüzden bunlar, ciddi toplumun gayri ciddi öğeleri olarak dışarıda tutulmaya çalışırlar.

Aslında bizim çok da mataf şeyler yapmadığımızın, o bağırıp çağıran emirler yağdıranların çırılçıplak olduklarını bize gösterir. Toplum olarak, ne yüksek sesle konuşmayı ne de gülmeyi hoş karşılarız. Suskunluk bir değer, bir naiflik ölçütü, bir ağırlık unsurudur bizim için. Çok gülmenin ardından kesin çok ağlayacağımızı hatırlarız ya da sus kız diyen sesle bize hatırlatılıverir.  Gülen insan en baştan kuralları reddeder, kurallar oyununun dışına çıkar. Bizi kuralsızlığa, doğaçlamaya çağırır. Oysa düzenin kurulması ve selayeti için her zaman kurallar gözetilir. Bunlar yazılıdır, mekanik ve soğuktur, yalnızdır ve bireysel yalnızlığı dayatır; oysa gülme kolektiftir, nadiren öyle kendi kendine katıla katıla güler insan, toplumsalı davet eder ve ancak başkalarının paylaşmasıyla çoğalır, sıcaktır, kulaklardan alev fışkırır. Ortaçağ'da bile bütün yasaklamalara rağmen soytarılar,  Commedia dell`Arte  oyuncuları, halk oyuncuları köy köy, kasaba kasaba dolaşarak insanları güldürürler kralları birden soytarı yapıverirlerdi.

“Ortaçağ gülmesi, dünyanın gizeminden ve iktidardan kaynaklanan korkuyu alt ettiğini hem dünyanın gizemini hem de iktidara ilişkin hakikatin peçesini düşürdü. Övgüye, dalkavukluğa, riyaya karşı çıktı. Sövgülerde ve kaba sözcüklerde ifade edilen bu gülen hakikat, iktidarı aşağıladı. Orta çağ soytarısı işte bu hakikatin habercisi” (Bakhtin, 2005: 112).

Örneğin Karagöz halk diliyle konuşur yeri geldiğinde okkalı küfrü basar yeri geldiğinde şamarı yapıştırır yeri geldiğinde de kaçar gider anlamazlıktan gelir, öğrenim görmüş yüksek mertebeden kendini beğenmişleri alaya alırdı. Oyunlarda, zorbalık, düzenin bozukluğu hayal perdesine yansıtılır ve Karagöz bunlarla bir güzel dalgasını geçerdi. Ramazan eğlencesi, çocuk eğlencesi de değildi sadece.



Gülmek bütün kralların karşısına geçip nanik yapar. Yaşamın ne kadar değerli olduğunu ve paylaşmanın önemini bize hatırlatır ve elbette cesaretin.

SAAT KAÇ?


Saat kaç? Dedi kendi kendine. Saatine baktı kafasını çevirdi ve tekrar saatin kaç olduğunu merak ederek saatine baktı. Saat kaç? Saatine bakıp durmak canını sıkmıştı. En azından bunun farkına varacak kadar kendindeydi ama buna bir son veremeyecek kadar da kendinde değildi.  Bir yere yetişmek zorunda olmak düşüncesi bile onu tedirgin etmeye yetecekken canını sıkmak için saatine bakıp durması ne kadar saçma. Oysa günlerdir, hatta haftalardır, belki aylardır o sesler onu o kadar rahatsız ediyordu ki. Saati her zaman kolunda olmasına rağmen özellikle yatarken bütün saatlerinin pilini çıkartıyordu. Uyuması için tam bir sessizlik gerekirdi, yoksa uyuyamazdı. Bir de odasında tek bir ışık bile olmayacaktı, kuralları bunlardı. Her gece bütün saatlerinin pillerini çıkartırdı, bunu bir gün bile yapmamazlığı olmamıştı.

Üstelik tek gıcıklığı bu değildi. Kötü kokular onu tedirgin ediyordu. Bilhassa insanların kokuları. Beğenmediği koku oldu mu hemen o insanın yanından uzaklaşır ve bir daha da onlara yaklaşmaya cesaret edemezdi. Sanki diğerleri de o beğenmediği insanın kokusu gibiydi. Bunu bilemezdi ama ona göre hepsi aynı ve hepsi de mide bulandırıcı. Odasından dışarı çıkmak bu yüzden onun için çok sakıncalıydı. Bir başkasıyla konuşmak ona çok yapay bir şeymiş gibi geliyordu.  Konuşmayı çok seviyordu aslında ama insanlarla konuştuğunda onların neler söyleyebileceğini tahmin ettiği için onlarla konuşmanın da bir anlam ifade etmediğini düşünüyordu. Bunu denememiş değildi. Denemişti ama bütün bu denemeler kendini daha yapmacık olarak görmesine neden olmuştu.

Yerdeniz Büyücüsü ve Karanlığın Hissettiği

Adsız olan, adlandırılamayan, bilinemeyen, şekilsiz ve ruhsuz olan bütün zaaflarımızın bir parçası. “Ged, gönlüne yeniden gölgenin korkusunun düştüğünü hissetti” (Yerdeniz Büyücüsü, 97). Ged bu korkuyu hissettiği anda kaçmak için yeltenir. Fakat her kaçtığı yerde gölgeyi peşinde bulur, ne yetişebilir ne de geride kalabilir, tam bir adım geriden izler. Artık yer ve gök belirsizleşmektedir. Kaçmakta mı dır gerçekten? Ya da gölge onu sürüklemektedir mi peşi sıra karanlığın içine? Kaçtıkça daha bir yakınlaşır, kulaklarını kapattıkça şiddetlenir sesi. Gücü yavaş yavaş yok olmaya başlamaktadır. Bundan sonra seçim yapmak gerekir ya kendini kaybedip yorgunluk içinde kendini gölgenin kollarında duyacağı ninniye bırakıp mışıl mışıl uyuyacak ya da arkasına dönüp kaçtığı şeyin tam da ne olduğunu anlamaya çalışacaktır. Hangisi güçtür? Korkularınla yüzleşmek mi? Arkana bakmadan karanlığın içinde kaybolup gitmek mi?

Ged, yıllar önce bir sonbaharda Ogion’un ona söylediği sözü hatırlar “Duyabilmek için susmak gerekir. (Ged) sonra sessizleşip, saatler boyunca, durmadan önünde uzanan denizi seyrederek, derin derin düşünüyordu” (Yerdeniz Büyücüsü, 174). Her şeyin bütün, birbirine bağlı olduğu bir çağda sessizliğin tek anlamı, bütünü görebilmek olmaktaydı. Oysa günümüzde insanın ve evrenin parçalanan benliği asla bir araya gelmeyecek bir kaosu oluşturmakta. Bir unutuş çağında, sesler ve görüntülerin bu kadar hakim olduğu bir çağda susmanın ne anlamı olabilir? Susmak, önce karşındakinin acısını duymakla mümkün olmakta elbette. Bir ve bütün olanın. Bütünlük tamamen ortadan yittiğinde geriye yalnızca gerçeğin oradan oraya savrulan parçaları kalmakta. Herkesin birbirine bağırdığı bir çağda susmanın ne anlamı olabilir?

“Söz sessizlikte,
 ışık karanlıkta,
 yaşam ölürken,
bomboş gökyüzünde
uçarken parlar atmaca (Ea’nın Yaratılışı” Yerdeniz Büyücüsü)

Ged, zamanın birinde bir ve bütün olanın arayışına girdiğinde bütünün yok olduğunu, ancak parçaların rastgele savrulduğunu gördü. Karanlık labirentlere daldı, karanlığın içinde bir başka insanın karanlığıyla yolunu bulabildi ancak. Tenar, labirentin içinde kaybolup giden ışığı tekrar yakması için güç verdi ona. Ged’in bütün tılsımı yok oldu, bütün sihir terk edip gitti onu. Geriye yalnızca karanlıklar kaldı. Ne zaman ki o karanlık labirentinin bekçisi Tenar, onun elini kavradı “…adı Ged olan adam, elini, kızın tılsımı tutan elinin üzerine koydu. Kız şaşırarak başını kaldırıp bakınca, adamın zafer ve yaşamla al al olmuş, gülümsediğini gördü. Adamdan korktu ve ümitsizliğe kapıldı. “Her ikimizi de özgür kıldın,” dedi adam. “Hiç kimse tek başına özgürlüğü kazanamaz. Gel, henüz zamanımız varken vakit harcamayalım! Tekrar avucunu aç biraz daha.” (Atuan Mezarları, 120). Ne zaman ki Tenar’ın eli uzandı Ged’e, ne zaman ki Ged’in eli uzandı Tenar’a büyü anlam kazandı, karanlık dağıldı, parçalanan birleşti.

‎"Kötü zamanlardan dert yanıyorlar ama kötü zamanların ne zaman başladığını bilmiyorlar; işlerin kötüleştiğini söylüyorlar ama iyileştirmeye çalışmıyorlar; bir zanaatçı ile sihirbaz arasındaki, zanaat ile büyü sanatı arasındaki farkı bile bilmiyorlar. Sanki kafalarında kesin olan hiçbir yol , hiçbir ayrım, hiçbir renk yok. Onlara her şey aynı geliyor; her şey gri....Onlarda eksik olan ne?" (En Uzak Sahil, 95). 

Susmak hareketsizlik değildi fakat. Susmak dinlemek için bir gereklilik. Ancak, zamanın ruhunu duyabilmek için hareket etmek gerekir. Sancılı bir doğum: keşfetmek. Kendini keşfe çıktığın an bu sancıyı duymaya başladığın anı kapsamaktadır. Bu sancı giderek yayılır, tükürüp atasın gelir. Susmak nasıl ki kendini dinlemenin ve bulmanın en önemli aracıysa aynı zamanda onun evrenini yok oluşa da götüren bir güçtü.

Büyüler susmuş, değeri kaybolmuş, insanlar birbirinden korkup türlü şekillere girmişlerdi. Bir zorbalık çağı başlamıştı Ged’in diyarında. Bütün, tekrar parçanmış ve neredeyse un ufak olmak üzereydi. Yine o karanlık, bu sefer sadece kendisinin değil bütün insanların karanlığından beslenir. Nasıl ki bir insan aniden canavara dönüşebilecektir, kendisinin de buna dönüşeceğinden korkar. Yolunu yitirir Ged, bütün renklerin üzerine kül bulutları yağar. Amaçsızca dolaşır en uzak sahile doğru. Nereye gittiğini, neden gittiğini artık hatırlayamamaktadır. Yolunu yitirdiğinde ona bu yolu hatırlatacaklara ihtiyaç duyar ve ancak onların sayesinde yeniden yola koyulur.

Değişim devam etmektedir. Ve bu her şeyi yok edecek bir güç olduğu gibi yeniden yaratacak güçtür aynı zamanda. Ve Ged şöyle devam eder sözlerine: “Ve yaşam çok korkunç bir şeydir dedi Ged ve yaşamdan hem korkmalı hem de yaşam övülmelidir.”

Ged’in şu sorusu bize miras kalmıştır: “Siz dünyanın dengesini bozdunuz yeniden kurabilir misiniz?”

BİR YAZ GÜNÜ ÇOCUKLUKTA SÖYLENMİŞ ŞARKI




Gece yağmurla silkelendi
Irmağın kıyısında bitiveren yeşil bir nanenin kokusu
Gülüşmelerin ardından çırılçıplak ayaklarınla
Daldığın ırmak.
O ne güzel gülüştür , ne tekinsiz ne yalansız dolansız
Hepsi yok oldu sorgusuz sualsiz.
Ay ışığında tepelerden süzüldüm, koştum da geldim
Bağıra bağıra çığlık ata ata son sürat.
Ayaklarımız çıplak yine, mutlak çıplak olmalı
Yoksa nasıl çıkar özgürlüğün tadı
Yalnız da olmaman icap eder
Kendi sesini duyamayacak kadar arkadaşının sesi bastırmalı sesini.
Delilik bu, çocukluk
Her çocukluk delilikti biraz.
Kamyon tekerine su katmak yoksa kimin aklına gelir.
Kocaman tekerin içine kattınmıydı suyu
Eline de iki değnek.
Değnek ama öyle her değnek olmaz. İşte her işin bir adabı vardır.
Bu işin adabı başka.
Tütün değneği sağlamdır böldün mü ikiye? Oldu mu sana direksiyon?
Şimdi sok, su katılmış kamyon tekerinin içine iki yandan ve koştur tepelerden aşağı.
Nane kokan ırmağa doğru.
Elin yüzün kapkara.
Kamyon teker i bu. Ne yollar görmüştür, ne yollardan geçmiştir de, acep böyle eziyet çekmiş midir?
Amanın ne oyundur bu ne zevklidir.
Ama tepeden aşağı indin miydi
Sürdünmüydü tekeri,  tekerin içindeki su bile temiz kalır senin yanında.
İşte o anda anneden yenecek azar, çekilecek kulağın sızısı yavaş yavaş hissettirmeye başlar kendini .
Kolayı vardır elbet her şeyin
Aman bu kadar düşünmeye ne gerek var
Şimdiki gibi hesap kitap yapmaya.
Attın mı kendini havuza,
5 metrelik 15 çocuğun içinde çırpındığı havuza.
Şimdi ne tekere su katmış deli bir çocuk
Ne nane kokan bir ırmak
Ne bir havuz
Ne de bir çocuk.

     13 Şubat 2012 Ankara

KIYIDA



Kıyıda bir kadın durmuş
Karanlık denizi izliyor
Mavi yelkenli,
Sonsuz denizin ardından çıktı çıkacak
Kıyıda bir adam,
karanlık denizi izleyen 
Mavi kadına bakıyor
Elleri minicik kadının
Karanlık denizi izleyen mavi kadına bakan adam
Kıyıda öylece durmuş kadını izliyor
Adam, kadın ne düşünüyor diye merak ediyor
Adam, kadının minicik ellerinden tutup
Mavi yelkenliye baktığını hayal ediyor
Kadın, ellerimden biri tutsa diye düşünüyor
Kadın, kıyıdan uzaklaşınca
Adam, kadının durduğu yere gelip
Karanlık denize bakıyor
Kadın, karanlık denizi izleyen mavi adama bakıyor
Adam, kadının minnacık ellerinden tutup
Denizin içinde mavi yelkenliyle uzaklaşıyor
Kadın, kıyıdan onları izliyor 

2 Ekim 2011 Ankara                             

MAHKUMLAR




Manga manga ordular geliyor
Kuru siyah gölgeleriyle
Rap rap askerler geliyor
Olanca gücüyle vuruyorlar ayaklarını yerlere
Mahkumlar geliyor
Kafaları önlerine eğik
Gökyüzüne bakmak yasak
Kafanı kaldırmak yasak
Sanırsın bir ordu geliyor
Dört asker geliyor
Ellerinde çöp tenekesi
Sanırsın insanlığın bütün kirlerini taşıyor
Öyle ağır, öyle kokmuş
Öyle korkmuş
Arkadan ikincisinin parmağında yüzük ışıyor
Gözleri parmağındaki yüzükte
Kafaları önde
Rap rap mahkumlar geliyor

27.4. 2010 Edirne