AĞIRLIK


Kafasının içinde korkunç bir ağırlık hissetti. Sanki dişleri yerinden fırlayacakmış denli sızlamaktaydı. Dün gece gördüğü rüyanın gerçekleşebiliyor olabileceğini düşündü. Rüyasına yamuk olan dişini geri ittiriyordu ve birden dişleri teker teker ağzının içinde yuvarlanmaya başlamıştı. Sonra hepsi ellerine dökülmüştü. Dişerin ağzın içinde çıkardıkları sesler onu inanılmaz bir şekilde öfkelendirmişti. Hepsini teker teker sökmeye başladı. Sanki hepsi ağzının içinde birer fazlalıkmış gibiydi ve onları sökerse sonunda rahata kavuşacaktı. Sabah ağzına dolmuş kan tadıyla uyandı. Gece gördüğü rüyanın etkisinden olsa gerekti. Kendini öylesine sıkmıştı ki ağzı kan içerisinde kalmıştı. Dişleri sapasağlam yerinde duruyordu. Oh dedi kendi kendine, sadece bir rüyaymış.

Bu günlerde uğraştığı şeyler sadece dişleri değildi. Gözleri her zaman ilginç gelmişti ona. Daha doğrusu gözlerini kapatır ve parmaklarıyla onları tutar ve bilyeye benzetirdi. Kendi kendine gözlerini söktüğü de olmuştu rüyasında. Bir bilye gibi onları yuvarlıyordu. Durup dururken başkalarının canice diyebileceği fikirler aklına sızıveriyordu bir yerlerden. Sanki hiç bir şey olmamış gibi de bir süre sonra kendine geliyordu. Oysa aklında sinsi bir karga gibi uçuşuveren bu sözcükler ve onun verdiği hareket hissi tamamen başkasının düşünceleri ve eylemleri gibi geliyordu ona.

Bir gün lisede, günlerce peşinden koştuğu o güzeller güzeli kızın karşısında eli ayağı titrerken sebepsiz yere kendi ellerine baka kalmış ve ellerinin o an için ona görüntüsü bir devinki kadar büyük ve iğrenç göründüğü için aklından parmaklarını teker teker kestiğini geçirmiş, onları kesip olabildiğince uzağa fırlatabilmeyi hayal etmişti.  Korkunç bir insan değildi elbet, başkalarının gözlerini söküp bir bilye yapmak, parmaklarını kıtır kıtır doğramak aklına hiç gelmemişti. Fakat ne oluyorsa oluyordu ve sanki kafesinden kaçan aç bir kurt gibi saldıracak bir yer aramaya başlıyor, neredeyse kendinden geçiyordu. O an bir başkasının doğumu gerçekleşiyordu sanki. Ama bu kendinden uzaklaşma anlarında biriydi elbet ve bunun bu şekilde olduğunu bilmesi o zaman için çok zordu.

 Daha sonraları bu kendinden uzaklaşma anlarını sık sık yaşamaya başladığında aslında kendisinin başka biri olduğunu anlayacaktı ve bu gerçekle yüz yüze geldiğinde ilk yaptığı şey aynaya bakmak olacaktı. Aynada görülebilir olan herkes tarafından görünebilir olandı. Oysa o görünemez olanı görmüştü. Bunu kabul etmesi yıllar aldı. İnanmak ne mümkün ama. Kafasında hep aynı iniltileri duyarak yaşadı.Uzun zamandır düşündüğü şey, onun kendi düşünceleri, kendi iç sesi olduğuydu. Bu durum ona avantaj da sağladı önceleri, kötü yaptığı her şeyi diğerine atıyordu. İnsanoğlu işte bir şeyin kolayına kaçmaya görsün bir defa o yolu buldu mu geri döndürmek ne mümkün.

 Kendisiyle karlı bir günde bir ormana yaptığı yürüyüş sırasında karşılaştı. İlerdeki ağacın dibinde yere çömelmiş bir şey inceler gibi duran bir adamı gördü önce. Ortalık sessizdi, tek çıt sesi bile çıkmıyordu. Yavaş yavaş tedirgin bir şekilde adama yaklaşma cesaretini gösterebilmişti. Bu cesareti göstermese belki kendisiyle bir daha ilelebet karşılaşamayacaktı ama işte olmuştu bir kere nasıl olmuşsa olmuştu işte. Adama yaklaştıkça sesleri duymaya başlamıştı. Küçük kesik kesik gelen anlamsız çığlıklardı duyduğu. Yaklaştıkça o ilk anın cesareti de gitmişti sanki. Ona öyle geliyordu ki adama yaklaşırken ki attığı adım onun hayatta attığı en önemli adımlardı. Tabi kendine ait başka bir ben ortaya çıkmazsa. Adama yaklaştıkça sanki karlar daha bir yükselmeye başlamıştı, arkasında başka insanlar varmış da  ayaklarından asılıp gitmesine engel oluyormuş gibi geldi. Bu yüzden sürekli arkasına bakma gereği duyuyordu ki kendini engelleyen şeyi görebilmek için. Sanki arkasında bir sürü insan varmış da zaman zaman onu ileri adım atması için ittiriyor, zaman zaman da bulunduğu yerden kıpırdamasını engellemek için bütün güçlerini kullanıyorlardı. Arada bir görünüp kaçıyorlardı. Ne anlamı vardı ki ne kadar anlamsız bir durum diye kendi kendine düşünmeden edemedi. Bir an soluklanmak için durdu, bütün gücü çıkıp gitmişti. Fakat sırtı dönük bir şekilde ağacın yanına çömelmiş adam kendi kendine konuşmaya başlamıştı ki bu konuşmalardan anlaşılacağı üzere elinde tuttuğu şeyi okşayıp anlamsız sevgi sözcükleri söylemekteydi. Adamın şefkat sözleri o kadar tatlıydı ki bu sözler onunda aklını başından almaya yetip de artıyordu. Oysa adam bu şefkat sözlerinin en tatlı yerinde sesini sertleştiriyor ve birden bağırıp çağırarak kızmaya başlıyordu. Adama iyice yaklaşmıştı sesi çok net geliyordu ve bu ses hiç kuşkusuz kendisinin sesiydi. Bütün benliği titremeye başlamıştı çoktan.


Kendisini küçükken yaşadığı babaannesinin evinde duvarın dibinde tahta bebeğiyle oynarken bulmuştu. Bu tahta bebeği dedesi ölmeden önceki gün ona yapıp vermişti. Savaş bütün gücüyle devam etmekteydi o zamanlar. Ne yazık ki o günleri tamamen aklından silmişti. Belki böyle olması gerekiyordu fakat ne olmuştu da şimdi geri dönebilmişti, yoksa gerçekten hiç büyümemiş miydi de gördüğü bütün her şey kara duvarın önünde gördüğü bir hayalden mi ibaretti, sanki zamanda bir yarılma olmuş başka bir evrene geçmişti. Başka evren dediği kendi evreniydi aslında. Fakat beyin kıvrımlarının içinde kendine yer bulamamış yitip gitmiş bir evren. Yavaş yavaş hatırlamaya başladı yeniden: Dedesinin son nefesini verişini, annesinin evi terk edişini, babasının savaşta yaptığı kahramanlıkları ve bir de o ceza aldığı zaman kapatıldığı o soğuk kara duvarlı odayı. Nasıl olmuşta unutabilmişti bütün her şeyi.

Babası savaştan, elinde patlayan bir mayın yüzünden parmaklarını ve yüzünün yarısını kaybederek dönmüştü. Sanki parmakları kıtır kıtır doğranmıştı. Babasını gördüğünde ilk yaptığı şey kusmak olmuştu. Öylesini korkuyordu ki onun bu halinden, bir türlü onun babası olduğuna inandıramamıştı kendisini. Bu yüzden babaannesi tarafından günlerce ceza olsun diye odaya kapatılırdı. Bir türlü babasına yaklaşamazdı. O odadan tek duyabildiği babasının artık insan sesinden bir hayli uzak olan inlemeleriydi. Bu inlemelerin arasında anlattığı kahramanlık hikayelerini şimdi çok daha iyi hatırlıyordu. O odada kala kala babasının bu inlemelerinin anlamlarını da çözmüştü ve belki de tek çözebilen de oydu. Babasını ziyarete gelen diğer insanlar ona öyle acırlardı ki bu acımalarından asla dediklerini anlayamazlardı. Bir tek o ağzından çıkan inlemelerin anlamını kavrayabilmişti. Ne garip, ona bunca zarar veren savaştan o hala arkadaşlarıyla olan dostluğunu, pusuya düşürüp öldürdüğü diğer insanları anlatır dururdu. Bir sabah öyle bir hikaye anlatmıştı ki.
Düşman askerlerinin saklandığı istihbaratını aldıkları eve baskın düzenlemişler ve bütün evi delik teşik ederek kalbura çevirmişler ve bombalar yağdırmışlardı. Babası öncü birliğindeydi ve bu birlik temizlenen eve en önce giren birlikti ve en önce de babası girmişti o eve. Saldırdıkları ev bir yetimhaneymiş ve dört bir yana dağılmış çocuk cesetleri varmış. Bir çocuğun inlemelerini duymuş ve koşa koşa yanına gitmiş. Çocuk, yüz üstü yere kapaklanıp yatmaktaymış, kan denizinde. Çocuğu ters çevirip soluk alması için ağzını açtığında bütün dişleri babasının eline dökülüvermiş. Çocukların gözleri açıkmış ve birer bilye gibi yerlerde yuvarlanmaktaymış.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder