SÜRGÜN


Wayra- Voices Of The Wind (Rüzgarın Sesi)

Sürüldüm yavaş yavaş.
Güneşli bir sabahtı
Ne çok canını acıtır güneşli sabahlarda kötülük görmesi insanın
Şimdi gülmek gelirdi içimizden oysa
Tepenin ardından koşup
İlk ulaşmak tepenin zirvesine
 Ve denize doğru koşturmak bütün gücünle
Arkamızda baharlı dağlar
Tutup bir ağaca sarılasın gelir.
Tutup hiç tanımadığın bir insanı öpesin gelir.
Sürüldü etlerim yavaş yavaş
Ne toprağı görebildim,
Ne bir insanı,
Usul usul çekildi gölgem baharlı tepelerden
Issızlaştım, kurudum bir ağaç gibi
Bir ağaç gibi kök salamadım
Yanıyor kollarım
Şimdi yangın yeri
Ey baharlı tepeler beni unutmayın.

Bir zamanlar kardeşçe yaşayan ve ait oldukları topraklardan zorla koparılan tüm dünya insanlarına.


Le Ballon Rouge (Kısa Film)


Le Ballon Rouge (Kırmızı Balon) Yönetmen:Albert Lamorisse

Kırmızı Balon'un peşinden koşanlara...

Kevin Hakkında Konuşmalayız

Eva (Anne) ve Franklin (Baba) birlikte sevgi dolu bir ilişki var ve nispeten mutlu bir yaşam sürmektedirler. Her şey bir masal gibidir, egzotik yerlere seyahat ve gelecekteki başarı hayali. Film domates festivalinde sokak ortasında insanların birbirlerine domates fırlatması ve Eva’nın kırmızılar içindeki özgür bir kuş gibi neredeyse göğe yükselmesiyle başlar.


Filmde kırmızı her yerde karşımıza çıkar. İlk başta o domates savaşında herkesin birbirine domates fırlattığı, özgürlük ve karnaval havasında somut olarak; Kevin’ın yaptığı katliamda soyut olarak ve en son olarak da her yerde: Eve, arabaya atılan kırmızı boyalarda, sokakta, insanların davranışlarında, markette, yolda ve hatta tırnak aralarında bile artık ne kadar uğraşsa da ne kadar  kaçsa da peşini bırakmayacak kan rengini görürüz. Özgürlüğün rengi tutsaklığın rengi haline gelmiştir.


Filmin en temel noktalarından birisinin de bireyselliğin faşizmi olduğunu düşünüyorum. Eski küçük, şehir merkezinde, insanların içinde sosyal ağlara ulaşmanın daha kolay olduğu bir yaşantıdan bireyselliğin olduğu, haz ve görüntünün ön plana çıktığı, merkezden uzak, sosyal ağların dışında bir yaşantının getirdiği buhranlar da okunabilir. Babanın bu yaşamı korumak için sürekli çalışıyor olması, annenin (her ne kadar istemeyerek yapsa da) kendini eve ve çocuğuna kapatması. Film boyunca ne annenin, ne babanın ne de Kevin’ın arkadaşlarıyla olan iletişimlerine şahit olamayız. Herkes hiç sevmediği bir hayatta kendilerine biçilmiş rolleri oynayan oyuncular gibidir. Eva, anne olmaz da annelik rolü oynar; baba, babalık; Kevin, çocukluk rolü oynar.


Mutsuzluğun yaratım süreci filmde annelik buhranı içindeki kadının mutsuzluğunun ve çocuğu istememesinin, bir şekilde çocuğun hayatını da etkilediğini belki de davranışların ardına gizli duyguların ortaya çıkması sebebiyle aynı sevimsizlik halinin çocuğa yansıdığını görebiliyoruz. Çocuk, annesinden nefret ederken ya da ona kızarken, onu uğraştırırken tam da annesini taklit ettiğini düşünüyor.  Elbette Kevin’in kötülüğünü, annenin onu istememesine, bağ kurmada zorlanmasına bağlayamayız. Babanın idare edici tavrı; görmezden gelmeye, bu da annenin sorumluluğunu arttırmaya ve annenin eve kapanmasına yol açmaktadır.

Anne, katliamdan sonra yine merkeze, insanların içine gelmiştir ama artık diğer insanlarla yakınlaşmanın iletişime geçmenin hiçbir kolay tarafı yoktur. Anne, Kevin’ın yaptığı katliamın bütün yükünü sırtında taşımaktadır artık ve insanlar bu olayların tek sorumlusu olarak Kevin’ın annesini görmektedirler. Film, katliamdan dolayı ne sadece Kevin’ı ne Eva’yı ne babayı, ne okulu, ne öğretmenleri, ne toplumu suçlayıp hedef göstermiyor, bunun yerine soru işaretleri bırakmayı tercih ediyor. Bu anlamda filmin gerçekliği yakaladığını ve bu yüzden de insanı rahatsız ettiğini söyleyebiliriz. Tıpkı gündelik yaşamda karşımıza çıkan, bir şekilde gördüğümüz, duyduğumuz, okuduğumuz, izlediğimiz olaylar, katliamlar gibi. Tıpkı ölümün sıradanlaşıp neredeyse bir oyun haline dönüşmesi gibi. 


Lionel Shriver’ın 2003 tarihli ödüllü romanından Lynne Ramsay ve Rory Kinnear tarafından uyarlanan, başrollerini Tilda Swinton, John C. Reilly ve Ezra Miller’ın paylaştığı “We Need To Talk About Kevin”

Kül Tadı

Ağzındaki tadı silkelemek için daha bir hızla bağırdı.
Bogdantzigan
Muhtemelen yerden alıp yemek için ağzına götürdüğü şeyin iğrenç bir tadı vardı.

Kendi kendine söylenmeye başladı. Kendi kendine konuşması bu yüzdendi belkide, ağızdaki tadı temizlemek için. Hep aynı tat, o kül tadı. Bütün sokaklar ona mükemmel  gözükmekteydi. Uzun zamandır, şehrin meydanındaki o büyük avluyu kendine mesken tutmuş, avlunun taşları üzerinde basmadık yer bırakmamıştı. Ona, her gün üzerinde dönüp durduğu bu zevksiz ve kirli taşlar, ilk defa görüyormuşçasına ilgi çekici gelmekteydi. Sanki dünya bu taşlardan ibaretti. Sabahtan akşama kadar belki de akşamdan sabaha kadar, kim bilir, o meydanda dolanır durur, kendi kendine konuşur, ıslık çalar, ara sıra da bağırırdı avazı çıktığı kadar. Elinde sürekli sopası olduğu için insanlar onun bağırtılarından ürker, sağa sola kaçışırlardı ama onun kimseye bir zarar verdiği ne görülmüş ne duyulmuştu.  

Bütün gün boyunca sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuşcasına vakur ve dikkatli bir şekilde meydanda dolanır durur, bulduğu renkli kağıtları orasına burasına tıkıştırır, yürürken önüne gelen izmaritleri sağa sola ittirirdi. Bazen bir izmarite fena takılır, onu ittire ittire bütün gün o meydanda bir aşağı bir yukarı seğirtir hatta zaman zaman havalandığı bile olur. Bu dünyadan havalanır, başka bir evrene geçer. Şöyle insanlara tepeden bakar, havalandıkça bütün insanları, o gün boyu ittirdiği izmaritler ya da her yerine sokuşturduğu renkli jelatin kağıtları gibi görürdü. Bütün evreni, izmaritler ve renk renk, cıvıl cıvıl çikolata, bisküvi, jelatin kağıtları arasına serpiştirilmişti.

Sokolowicz
Kafasında her zaman, belki de soğuktan korunmanın içgüdüsüyle, üç ya da dört şapka bulunurdu. Elbiselerinin yırtık pırtık olduğunu söylemeye sanırım gerek yok. Birinin verdiği ya da çöplükten bulduğu lastik ayakkabıları içinde ayaklarını naylon poşetlere sarmıştı. Her yanından ipler, jelatinler, gazete parçaları sarka sarka o ilk defa gördüğü taşların üzerinde ağır adımlarla, adımlaya adımlaya adımlamaktaydı.

Birisi ile konuştuğu pek görülmemişti. En azından bizim görebildiğimiz birisiyle. Bizim göremediğimiz fakat onun görebildiği elbet birileri vardı çevresinde. Onu yalnız bırakmayan sadık arkadaşları vardı belkide. Gün boyu onlarla volta atıp şakalaşıp, birbirlerine buldukları renkli kağıtları göstermekte, hatta kim daha çok bulursa diye yarışma bile düzenleyip parça başına ödül bile koymaktaydılar. Bilemeyiz.

Bilemeyiz. Bilebildiklerimiz bizim gördüklerimiz. Gördüklerimiz ise asla bütünüyle kavrayamıyacağımız gerçekliğin sakatlanmış parçaları. Geçen gün çocuklardan bazıları yanına yaklaşıp pantolonunu aşağı indirip bir güzel dalga geçmişlerdi. Hızlıca arkasından yaklaşıp onu gafil avlamışlardı, hoş önünde yaklaşsalardı farklı bir tepki vermeyecekti zaten. O ise öylece kalakalmış, her gün onu aynı muhitte görenler, tanıyanlar, acıyanlar, bir şekilde göz aşinalığı olanlar; önce olayı anlamamış, şaşırmış, sonra katıla katıla gülmüş, sonra haline üzülmüş ve en sonunda da acımışlardı. O ise hiçbir kızgınlık belirtisi göstermeden saatlerce o şekilde durmuştu meydanın ortasında. Gelip geçerken onu görenler, ilk defa karşılaşanlar bir türlü anlam verememişlerdi bu adamın neden böyle pantolonu inik bir şekilde durduğuna. Tanıyanlar  ise cesaret edememişlerdi onun yanına gitmeye. Zaman sonra kendini toparlamış ve en sevdiği şeyler olan renkli jelatin kağıtlarını vücudunun her yerinden çıkartarak sağa sola savurmuştu. Bütün bunları ise yine aynı sakinlikte yapmıştı.

Şimdi onu, on yaşına döndürseler komşunun oğlundan gizlice aldığı o çikolatayı yerine koyar mıydı? Şimdi onu, on yaşına döndürseler babası yerine koyar mıydı hırpaladığı bütün çocukluğunu? Şimdi onu, on yaşına döndürseler…