Kevin Hakkında Konuşmalayız

Eva (Anne) ve Franklin (Baba) birlikte sevgi dolu bir ilişki var ve nispeten mutlu bir yaşam sürmektedirler. Her şey bir masal gibidir, egzotik yerlere seyahat ve gelecekteki başarı hayali. Film domates festivalinde sokak ortasında insanların birbirlerine domates fırlatması ve Eva’nın kırmızılar içindeki özgür bir kuş gibi neredeyse göğe yükselmesiyle başlar.


Filmde kırmızı her yerde karşımıza çıkar. İlk başta o domates savaşında herkesin birbirine domates fırlattığı, özgürlük ve karnaval havasında somut olarak; Kevin’ın yaptığı katliamda soyut olarak ve en son olarak da her yerde: Eve, arabaya atılan kırmızı boyalarda, sokakta, insanların davranışlarında, markette, yolda ve hatta tırnak aralarında bile artık ne kadar uğraşsa da ne kadar  kaçsa da peşini bırakmayacak kan rengini görürüz. Özgürlüğün rengi tutsaklığın rengi haline gelmiştir.


Filmin en temel noktalarından birisinin de bireyselliğin faşizmi olduğunu düşünüyorum. Eski küçük, şehir merkezinde, insanların içinde sosyal ağlara ulaşmanın daha kolay olduğu bir yaşantıdan bireyselliğin olduğu, haz ve görüntünün ön plana çıktığı, merkezden uzak, sosyal ağların dışında bir yaşantının getirdiği buhranlar da okunabilir. Babanın bu yaşamı korumak için sürekli çalışıyor olması, annenin (her ne kadar istemeyerek yapsa da) kendini eve ve çocuğuna kapatması. Film boyunca ne annenin, ne babanın ne de Kevin’ın arkadaşlarıyla olan iletişimlerine şahit olamayız. Herkes hiç sevmediği bir hayatta kendilerine biçilmiş rolleri oynayan oyuncular gibidir. Eva, anne olmaz da annelik rolü oynar; baba, babalık; Kevin, çocukluk rolü oynar.


Mutsuzluğun yaratım süreci filmde annelik buhranı içindeki kadının mutsuzluğunun ve çocuğu istememesinin, bir şekilde çocuğun hayatını da etkilediğini belki de davranışların ardına gizli duyguların ortaya çıkması sebebiyle aynı sevimsizlik halinin çocuğa yansıdığını görebiliyoruz. Çocuk, annesinden nefret ederken ya da ona kızarken, onu uğraştırırken tam da annesini taklit ettiğini düşünüyor.  Elbette Kevin’in kötülüğünü, annenin onu istememesine, bağ kurmada zorlanmasına bağlayamayız. Babanın idare edici tavrı; görmezden gelmeye, bu da annenin sorumluluğunu arttırmaya ve annenin eve kapanmasına yol açmaktadır.

Anne, katliamdan sonra yine merkeze, insanların içine gelmiştir ama artık diğer insanlarla yakınlaşmanın iletişime geçmenin hiçbir kolay tarafı yoktur. Anne, Kevin’ın yaptığı katliamın bütün yükünü sırtında taşımaktadır artık ve insanlar bu olayların tek sorumlusu olarak Kevin’ın annesini görmektedirler. Film, katliamdan dolayı ne sadece Kevin’ı ne Eva’yı ne babayı, ne okulu, ne öğretmenleri, ne toplumu suçlayıp hedef göstermiyor, bunun yerine soru işaretleri bırakmayı tercih ediyor. Bu anlamda filmin gerçekliği yakaladığını ve bu yüzden de insanı rahatsız ettiğini söyleyebiliriz. Tıpkı gündelik yaşamda karşımıza çıkan, bir şekilde gördüğümüz, duyduğumuz, okuduğumuz, izlediğimiz olaylar, katliamlar gibi. Tıpkı ölümün sıradanlaşıp neredeyse bir oyun haline dönüşmesi gibi. 


Lionel Shriver’ın 2003 tarihli ödüllü romanından Lynne Ramsay ve Rory Kinnear tarafından uyarlanan, başrollerini Tilda Swinton, John C. Reilly ve Ezra Miller’ın paylaştığı “We Need To Talk About Kevin”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder