Filmde kırmızı her yerde karşımıza çıkar. İlk başta o domates
savaşında herkesin birbirine domates fırlattığı, özgürlük ve karnaval havasında
somut olarak; Kevin’ın yaptığı katliamda soyut olarak ve en son olarak da her
yerde: Eve, arabaya atılan kırmızı boyalarda, sokakta, insanların
davranışlarında, markette, yolda ve hatta tırnak aralarında bile artık ne kadar
uğraşsa da ne kadar kaçsa da peşini bırakmayacak
kan rengini görürüz. Özgürlüğün rengi tutsaklığın rengi haline gelmiştir.
Filmin en temel noktalarından birisinin de
bireyselliğin faşizmi olduğunu düşünüyorum. Eski küçük, şehir merkezinde, insanların içinde sosyal
ağlara ulaşmanın daha kolay olduğu bir yaşantıdan bireyselliğin olduğu, haz ve
görüntünün ön plana çıktığı, merkezden uzak, sosyal ağların dışında bir
yaşantının getirdiği buhranlar da okunabilir. Babanın bu yaşamı korumak için
sürekli çalışıyor olması, annenin (her ne kadar istemeyerek yapsa da) kendini
eve ve çocuğuna kapatması. Film boyunca ne annenin, ne babanın ne de Kevin’ın
arkadaşlarıyla olan iletişimlerine şahit olamayız. Herkes hiç sevmediği bir hayatta kendilerine biçilmiş rolleri oynayan oyuncular gibidir. Eva, anne olmaz da
annelik rolü oynar; baba, babalık; Kevin, çocukluk rolü oynar.
Mutsuzluğun yaratım süreci filmde annelik
buhranı içindeki kadının mutsuzluğunun ve çocuğu istememesinin, bir şekilde
çocuğun hayatını da etkilediğini belki de davranışların ardına gizli duyguların
ortaya çıkması sebebiyle aynı sevimsizlik halinin çocuğa yansıdığını
görebiliyoruz. Çocuk, annesinden nefret ederken ya da ona kızarken, onu
uğraştırırken tam da annesini taklit ettiğini düşünüyor. Elbette Kevin’in kötülüğünü, annenin onu
istememesine, bağ kurmada zorlanmasına bağlayamayız. Babanın idare edici tavrı;
görmezden gelmeye, bu da annenin sorumluluğunu arttırmaya ve annenin eve
kapanmasına yol açmaktadır.
Anne, katliamdan sonra yine merkeze, insanların içine gelmiştir ama artık diğer
insanlarla yakınlaşmanın iletişime geçmenin hiçbir kolay tarafı yoktur. Anne, Kevin’ın
yaptığı katliamın bütün yükünü sırtında taşımaktadır artık ve insanlar bu
olayların tek sorumlusu olarak Kevin’ın annesini görmektedirler. Film,
katliamdan dolayı ne sadece Kevin’ı ne Eva’yı ne babayı, ne okulu, ne
öğretmenleri, ne toplumu suçlayıp hedef göstermiyor, bunun yerine soru
işaretleri bırakmayı tercih ediyor. Bu anlamda filmin gerçekliği yakaladığını
ve bu yüzden de insanı rahatsız ettiğini söyleyebiliriz. Tıpkı gündelik
yaşamda karşımıza çıkan, bir şekilde gördüğümüz, duyduğumuz, okuduğumuz,
izlediğimiz olaylar, katliamlar gibi. Tıpkı ölümün sıradanlaşıp neredeyse bir
oyun haline dönüşmesi gibi.
Lionel Shriver’ın 2003 tarihli ödüllü romanından Lynne Ramsay ve Rory Kinnear tarafından uyarlanan, başrollerini Tilda Swinton, John C. Reilly ve Ezra Miller’ın paylaştığı “We Need To Talk About Kevin”




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder