MaVi Bulutların Arasından

Toprağa düştüğünde gecenin bütün karanlığı, bu griliğe inat mavi bulutların arasından yer yüzüne aheste aheste süzülen bir kar tanesi gelip küçük çocuğun soğuktan kızarmış palyaço burnunun üstüne kondu. Küçük velet olanca gücüyle hapşurdu. Sesi elektrik direklerine çarpıp tellerini salladıysa da gitti geri gelmedi. Bir sisin içinde kayboldu. Bu sese kulak kabartan ev kedileri kışın uyudukları sobalı sırça köşklerinden birden zıplayıp gerim gerim gerindiler, karınlarının açlığını hissedip midelerinden gelen gıcırtılara kulak kabarttılar, yavaş yavaş sahiplerinin yanlarına seğirterek içlerinden gelen sesleri dışarı dökerek miyavlaştılar. Sesin kulaklarına şöyle bir değdiği horozlar vakitsiz ötmelerinin tedirginliğiyle önce yavaş yavaş sonra birbirlerinden güç alarak bağrım bağrım bağrıştılar.

         Çocuk elinin tersiyle şöyle bir itiyormuş gibi itti karanlığı, dönüp dönüp arkasına baktı. Baktığı yerde hala orada olup olmadığından emin olamadı karartının. Uzaklaştıkça, karartı daha bir görülmez oldu, uzaklaştıkça daha çok arkasına baktı. Gecenin içine doğru adımları daha bi hızlandı. Tam orta yerindeydi gideceği yerle geldiği yer arasında, bacakları titredi, artık ne kadar geriye dönüp baktıysa da karartıyı göremedi. Arkasından hızla koşan birinin seslerini duydu. Öylesine korktu ki sanki  sesler durmadan ona bağırıyorlardı. Korktu.

         Belki bu korku yüzündendi bakkala gittiğinde annesinin eline tutuşturduğu kağıtta yazılanları söyleyememesi. Çoğu zamanda verilen siparişleri aklında tutamadığından mıdır yoksa gecenin karanlığından mıdır yolun yarısında geri seğirterek alınacakları defalarca sorduğu için en sonunda annesi kağıda eciş bücüş yazmakta bulmuştu çözümü.

 Şaşkın bir şekilde hızlıca bakkalın hiç açılmayacakmış gibi duran devasa sesler çıkartan kapısını bir hışımlama açıp içeri kendini  zor atttı. En çok da bakkalın içinde birileri olmasından korkuyordu. Bu koca koca adamlar ne oluyor da her seferinde gecenin bu kör ayazında bakkalın içine doluşuyorlardı. Sanki onu bekliyordu o saatte hep orada. O allak bulak yüzle kendini içeri zor attığında bütün konuşmalar ne oluyorsa oluyor bir anda kesiliyor ve bütün bal kabağı suratlar sözleşmişlercesine aynı donuk ifade ile ona doğru bakıyorlardı.Çocuk utana sıkıla konuşmaya çalışsa da bir türlü konuşamıyor o an aklına gelen bütün lafları ardı ardına sıralıyordu.

         "Karanlıktı da şey oldu köpekler, yok kediler  uyandı, annem, kağıt" diyebildi en sonunda. Onun bu haline alışkın olan bakkal durumu hemen anlıyor onu sorguya çekecekmiş gibi kağıdı hızlıca küçük parmaklarından çekip alıyordu. Bakkal bi kağıda bi onun yüzüne bakıp kağıtta yazanları tek tek okuduktan sonra kendi kendine yorumluyordu. "Ekmek hım. Şeker hımm. Tuz hımmm. Maltepe hımmmmm." Bu hımlamalardan sonra kağıdın en sonuna ürkekçe karalanan "deftere yazılacak, ay sonunda..." cümlesini de muhakkak üstüne basa basa okuyor en çok da buna yorum yapıyor kendi kendine söyleniyordu. Bu söylenmelerine diğer bal kabakları da katılıyor bakkalın her yorumundan sonra aynı ritimle kafalarını sallıyor, içlerinde kurumuş çekirdekler varmış da onların sesiymiş gibi çıngır çıngır sesler çıkartıyorlar ve " deftere yaz deftere" diye ritim tutup gülüşüyorlardı. Bakkal kağıtta yazılanların en ucuz ve en küçüklerinden getirip masasının üzerine yerleştiriyor ve deftere yazmaya başlıyordu.

         Çocuk yazılanları okuyamasa da ancak yüze kadar saymayı bildiği için bakkalın defterine karaladığı sayıları sırasıyla aklında tutmaya çalışıyordu. Annesi böyle yapması için onu muhakkak tembihlemişti. Deftere yazma devam ederken çocuğun gözleri dünyanın en güzel renklerine  sahip şekerlere kaysa da annesinin tembihleri kafasında yankılanır yankılanmaz kendini topayıp gözlerini defterde uçuşan sayılara daldırdı. Göz ucuyla bal kabaklarına baktı, onlar bir yandan bakkalın açık duran fıstık torbasından aşırdıkları fıstıkları ağızlarına atıyor bir yandan da bakkalın televizyonundan durmadan bağırıp çağıranları hırsız olmakla suçluyorlardı. En komik yanı da adamların fıstıkları alırken bi taraftan da bakkalı süzerek kabuklarını aldıkları fıstık torbasına geri bırakmalarıydı. Bakkal hesabını bitirdikten sonra üstü tepeleme kabuk dolmuş fıstık torbasını şöyle bir silkeliyor kabukları aşağıya kaydırıyordu. Çocuk, harçlıklarından biriktirdiği paralarla ne zaman fıstık alsa kabukların ve taşların arasına tünemiş fıstıkları  hatırladı.

         Çocuk arkasında cıkcıklar, küfürleşmeler, ana avrat düz gitmeleri, fıstıkları, kabukları, şekerleri bırakarak kendini karanlığın içine zor attı. Hızlı adımlarla eve doğru koşarken çok uzakta belli belirsiz bir karaltı gördü.

Çocuk bütün gücüyle koştu. Karanlık, üzerinde bir ağırlık varmışcasına yere kapaklanmıştı yavaş yavaş onu içine çekiyordu. Gitgide derine gitmeye başladı çocuk, derinlik yarıldı karanlığa kesti, içinden başka çocukların gözlerini seçebildi sonra. Sessizce oturmuş ona bakıyorlardı, kediler sustu, mavi bulutlar karardı. Çocuk uyudu.


      *Mavi bulutların arasında çocuklarını bekleyen annelere.

ÇİTLENBİK

Denizlerden
Gökyüzünden
Elbet güneşli günlerden
Sevgiden
Amanın maviden
Bu deryalar
Bu deli dünya.
Hiç yazılmamış bir şey yaz
Sarı sayfalarına ömrün.
On dört çitlembik bıraktım küçük avuçlarına
Beşini yedik, üçünü yedik
Hepsini yedik.
Geride ellerimiz kaldı,
Ağaçlardan topladığımız çitlembiklerin yeşilimsi mavrılığı kaldı.
Biraz yalan,
Biraz hayat,
Çokça anı,
Biraz yalnızlık,
Saatli kösteğin yanında duran çitlembikler amcamın cebinden çıkan.
Saatin sesinden midir bilinmez
Çıt çıt çıtladı, tik tak çıtladı çitlembikler.
Biraz düşlerinden ver
Çitlembik yeşili ellerimiz mavileşsin.

15 Ocak 2014