Bütün hayatı cesaret ve korkaklık arasında saklanan bir kılıçtı.
Biraz korksa, kılıç sürekli kafasına iner aklının bir yarısını alıp gider kalan
diğer yarısıyla hayatını geçirmeye devam ederdi. Yarım akıl ona yeter. Fakat ne
zaman ki cesaretlense kılıcı bütün hışmıyla çeker, ağır ağır, liğme liğme
kafasına indirirdi rakibinin, eline geçen bir böcek misali. Biraz çay, biraz
tefekkür. Biraz öç, çokça korku, biraz kan, çokça hijyen, biraz sessizlik çokça
gürültü, biraz mavi hatta çok az, çokça gri.
Kendini yalnız bulduğunda siner sinsi sinsi güler, çoğaldıkça
öfkelenir alenen küfreder öfkelendikçe güçlü olur sağa sola saldırırdı. Her
sabah yeniden ölür, eve kendini atınca yeniden doğar.
Her gün gördüğü, dokunduğu, kokladığı ne var ise onun evreninde
yaşıyordu. Hayat bu kadar kısa. Grinin farklı tonlarında salınan bir evren.
Renk körü olması doğaldı. Koku duyusu aynı şeyleri koklamaktan sıradanlaşmıştı.
Ne zaman ki güzel bir yemek kokusu duysa kafasını işgal eden bütün griler
harekete geçer siyahla birleşip, askerde güneşin bağrında hazır ol vaziyetinde
kıpırtısızca beklerken, burnuna yemekhanenin dışındaki bulaşık sularıyla
karışan çamurun kokusu gelirdi. Bu yüzden bütün renkler gri, bütün yemekler
aynı tattaydı.
Ne zaman ki ağzını açsa bildiği bütün kelimeleri sanki ardı ardına
sıralardı. Hayat bir sıralamadan ibaretti. Nasıl ki küçükten en nefret ettiği
şeydi istiklal marşında hazır ol vaziyetinde beklerken önündeki arkadaşın
ensesinin görülmemesi. En doğru hiza tekniği buydu, “önündekinin ensesini görmek”.
İp gibi olacaksınız iplik gibi diye öğüt edilmişti. Öndekinin ardından yürü,
ensesine odaklan, sırayı bozma.
Yine sıra sıra dizilmiş bir günün gecesinde uykuya yattı.
Pencereden gölgesi göründü en son, karanlık gölgesi el salladı. Bir kuş olup
havalandı kara gölge, bulutlara uzandı. Penceremin karşısındaki odasının
ışığını yine tam vaktinde söndürdü. Gördüğü son şeyleri ben uydurdum. Çünkü bir
daha konuşmadı, onu bulduklarında elinde bir tomar ipten başka bir şey yoktu. Rüyasında ne görmüştü de böylesine suskunlaşmıştı? Belki de
sadece beyin kıvrımlarındaki damarlardan biri atmıştı, kim bilir.

Ağzının içindeki ipleri çekti, düğümlenmiş top top olmuş ipler, çektikçe sonu olmayan bir şekilde akmaya devam eden ipler. İpleri çekildikçe içi boşalıyor, dünya ufalıyor, küçücük kalıyordu. Sonra ormanın derinliklerinden bedeni insan, kafası tavşan bir adam çıkageldi. Yanında kedisi, bilekten kesilmiş bir insan elinin üstüne oturmuş ara sıra etrafa bakıp sadece görevmiş gibi miyav diye belli belirsiz sesler çıkartıyordu. İyi giyimli ama sevimsiz bir surata sahip bir tavşan, kapkara ağaçların arasından birden fırladı ne yapacağını önceden planlamış gibi, vakur. Aynı rahatlık içinde ağzından çıkan ipin ucunu yakaladı ve ormanın derinliklerine doğru çekmeye başladı. Önce mavrı ahlat ağaçlarına doladı ipliklerin bir kısmını,ağaçtan bir tane ahlat kopardı, ağzında katur kutur çiğnedi. Belli ki ağzı mayıştı, bu mevsimde tat vermez bu ağaç, mavrı olur. Çözdü sonra ağzından çıkan ipi ağaçtan. Öyle kala kalmış, şaşkınlıktan kas katı kesilmişti, bu ne biçim rüya diye söylendi kendi kendine ama bir yandan da teselli etti kendini, nasıl olsa bir rüya. Kısa, kısacık bir rüya. Uzun kulaklı adam, onun ağzından çıkan ipi çekmeye devam etti. Hiçbir ses çıkarmadan ve hiçbir şey sormadan. İpi aldı ormanın derinliklerine doğru götürdü uzun kulaklı. Mavi ağaçlara, yeşil derelere, kırmızı çimenlere, mor toprağa sarmaladı.
Uyandı, bütün uykularından arındı. Önce delirdi, gözlerindeki ışık, yüzündeki feri kaybetti. Ağzı buruş buruş olup mavrılaştı. Kalemden kağıttan geçti, lâl oldu. Sonra kendini unuttu, doğurdu yeniden, arkasından gitti. Sesleri duydu, kokuları doğurdu, renklere bandı kendini, yeniden duydu. Lâl oldu.
