LÂL


Vay arkadaş dedi kafasında beliren görüntünün karşısında. Hiç düşündüğü gibi değildi bu rüyalar. Daha önce hiç düşünmediği görüntülerdi zihninden dökülen. At nallarının sesleri bütün sokağı kaplamıştı. Dün gece kendini öldürdü rüyasında. Sefil yaşamına bir son verdi. Arkasında hiçbir iz bırakmadan çekip gitti. Biri kendini sorsa, her şeyi itiraf ediverecekti. Nasıl yaptığını bütün ayrıntılarında anlatacak hatta hiç işlemediği cinayetleri bile ortaya serip aman anne ben işlemedim her gün penceremizin önüne gelip avaz avaz bağıran köpeğin yüzünden oldu, nolur vurmayın tamam itiraf ediyorum deyip avazı çıktığı tarafa doğru bağıracaktı.

Bütün hayatı cesaret ve korkaklık arasında saklanan bir kılıçtı. Biraz korksa, kılıç sürekli kafasına iner aklının bir yarısını alıp gider kalan diğer yarısıyla hayatını geçirmeye devam ederdi. Yarım akıl ona yeter. Fakat ne zaman ki cesaretlense kılıcı bütün hışmıyla çeker, ağır ağır, liğme liğme kafasına indirirdi rakibinin, eline geçen bir böcek misali. Biraz çay, biraz tefekkür. Biraz öç, çokça korku, biraz kan, çokça hijyen, biraz sessizlik çokça gürültü, biraz mavi hatta çok az, çokça gri.

Kendini yalnız bulduğunda siner sinsi sinsi güler, çoğaldıkça öfkelenir alenen küfreder öfkelendikçe güçlü olur sağa sola saldırırdı. Her sabah yeniden ölür, eve kendini atınca yeniden doğar.

Her gün gördüğü, dokunduğu, kokladığı ne var ise onun evreninde yaşıyordu. Hayat bu kadar kısa. Grinin farklı tonlarında salınan bir evren. Renk körü olması doğaldı. Koku duyusu aynı şeyleri koklamaktan sıradanlaşmıştı. Ne zaman ki güzel bir yemek kokusu duysa kafasını işgal eden bütün griler harekete geçer siyahla birleşip, askerde güneşin bağrında hazır ol vaziyetinde kıpırtısızca beklerken, burnuna yemekhanenin dışındaki bulaşık sularıyla karışan çamurun kokusu gelirdi. Bu yüzden bütün renkler gri, bütün yemekler aynı tattaydı. 

Ne zaman ki ağzını açsa bildiği bütün kelimeleri sanki ardı ardına sıralardı. Hayat bir sıralamadan ibaretti. Nasıl ki küçükten en nefret ettiği şeydi istiklal marşında hazır ol vaziyetinde beklerken önündeki arkadaşın ensesinin görülmemesi. En doğru hiza tekniği buydu, “önündekinin ensesini görmek”. İp gibi olacaksınız iplik gibi diye öğüt edilmişti. Öndekinin ardından yürü, ensesine odaklan, sırayı bozma.

Yine sıra sıra dizilmiş bir günün gecesinde uykuya yattı. Pencereden gölgesi göründü en son, karanlık gölgesi el salladı. Bir kuş olup havalandı kara gölge, bulutlara uzandı. Penceremin karşısındaki odasının ışığını yine tam vaktinde söndürdü. Gördüğü son şeyleri ben uydurdum. Çünkü bir daha konuşmadı, onu bulduklarında elinde bir tomar ipten başka bir şey yoktu. Rüyasında ne görmüştü de böylesine suskunlaşmıştı? Belki de sadece beyin kıvrımlarındaki damarlardan biri atmıştı, kim bilir.

Ağzının içindeki ipleri çekti, düğümlenmiş top top olmuş ipler, çektikçe sonu olmayan bir şekilde akmaya devam eden ipler. İpleri çekildikçe içi boşalıyor, dünya ufalıyor, küçücük kalıyordu. Sonra ormanın derinliklerinden bedeni insan, kafası tavşan bir adam çıkageldi. Yanında kedisi, bilekten kesilmiş bir insan elinin üstüne oturmuş ara sıra etrafa bakıp sadece görevmiş gibi miyav diye belli belirsiz sesler çıkartıyordu. İyi giyimli ama sevimsiz bir surata sahip bir tavşan, kapkara ağaçların arasından birden fırladı ne yapacağını önceden planlamış gibi, vakur. Aynı rahatlık içinde ağzından çıkan ipin ucunu yakaladı ve ormanın derinliklerine doğru çekmeye başladı. Önce mavrı ahlat ağaçlarına doladı ipliklerin bir kısmını,ağaçtan bir tane ahlat 
kopardı, ağzında katur kutur çiğnedi. Belli ki ağzı mayıştı, bu mevsimde tat vermez bu ağaç, mavrı olur. Çözdü sonra ağzından çıkan ipi ağaçtan. Öyle kala kalmış, şaşkınlıktan kas katı kesilmişti, bu ne biçim rüya diye söylendi kendi kendine ama bir yandan da teselli etti kendini, nasıl olsa bir rüya. Kısa, kısacık bir rüya. Uzun kulaklı adam, onun ağzından çıkan ipi çekmeye devam etti. Hiçbir ses çıkarmadan ve hiçbir şey sormadan. İpi aldı ormanın derinliklerine doğru götürdü uzun kulaklı. Mavi ağaçlara, yeşil derelere, kırmızı çimenlere, mor toprağa sarmaladı.

Uyandı, bütün uykularından arındı. Önce delirdi, gözlerindeki ışık, yüzündeki feri kaybetti. Ağzı buruş buruş olup mavrılaştı. Kalemden kağıttan geçti, lâl oldu. Sonra kendini unuttu, doğurdu yeniden, arkasından gitti. Sesleri duydu, kokuları doğurdu, renklere bandı kendini,  yeniden duydu. Lâl oldu.

SOĞUK SULAR *


Güpegündüz rüyama girdin
Açık gözlerle gördüm seni
Karanlık kuytularda değil.
Ellerinde hiç oynanmamış bir bebeğin saçlarının izi.
Avuçların içi sararmış.
Öpülesi avuçların besbelli.

Kimse duymadan konuştun mu kendinle?
Senin de oldu mu güldüğün günler bizim kadar?
Ağladın mı bizim ağladığımız şeylere?
Yazdın mı beyaz kağıtların üzerine sevgiline mektup?
Ne söyledin?
Ne konuştun?
Ne zaman sustun?
Daha 15 inde soğuk toprakların altına gömdük seni
Kimsesiz, yapayalnız.
Mavi yelkenler çizebildin mi bizim kadar?
Ya da denizi hiç gördün mü?
Attın mı kendini masmavi gökyüzüne?
Bak uzaktan bir mavi yelkenli geçiyor.
Binip de gidesin gelir.
Kim attı seni soğuk sulara?
Çırpına çırpına.
Sıcacık ellerinden tutup aşk şarkıları da mı fısıldamadılar kulaklarına?

Acıktım, susadım mı senin kadar
Karanlık sularda boğuldum mu?
Acıdı mı gözlerim?
Şarkı söyledim kedi kendime.
sesini duyamadım.

Çığlıklarını duyan oldu mu karanlık sularda?
Kara örtülerin içinde kim gömdü güzel yüzünü?
Sesini duyan oldu mu senin?
Sen, masmavi denizi bile göremeyen kız.
Biz hep o karanlık sularda boğulduk,
Seni boğdukları yerde.

*(13 yaşında evlendirilen 15 inde tecavüze uğrayıp hamile kalan, Batman çayına atılarak öldürülen, kefensiz ceset torbası içinde gömülen Hatice Daşlı'nın anısına)