Kendi kendine söylenmeye
başladı. Kendi kendine konuşması bu yüzdendi belkide, ağızdaki tadı temizlemek
için. Hep aynı tat, o kül tadı. Bütün sokaklar ona mükemmel gözükmekteydi. Uzun zamandır, şehrin meydanındaki
o büyük avluyu kendine mesken tutmuş, avlunun taşları üzerinde basmadık yer
bırakmamıştı. Ona, her gün üzerinde dönüp durduğu bu zevksiz ve kirli taşlar,
ilk defa görüyormuşçasına ilgi çekici gelmekteydi. Sanki dünya bu taşlardan
ibaretti. Sabahtan akşama kadar belki de akşamdan sabaha kadar, kim bilir, o meydanda
dolanır durur, kendi kendine konuşur, ıslık çalar, ara sıra da bağırırdı avazı çıktığı
kadar. Elinde sürekli sopası olduğu için insanlar onun bağırtılarından ürker,
sağa sola kaçışırlardı ama onun kimseye bir zarar verdiği ne görülmüş ne
duyulmuştu.
Bütün gün boyunca sanki
dünyanın en önemli işini yapıyormuşcasına vakur ve dikkatli bir şekilde meydanda
dolanır durur, bulduğu renkli kağıtları orasına burasına tıkıştırır, yürürken
önüne gelen izmaritleri sağa sola ittirirdi. Bazen bir izmarite fena takılır,
onu ittire ittire bütün gün o meydanda bir aşağı bir yukarı seğirtir hatta
zaman zaman havalandığı bile olur. Bu dünyadan havalanır, başka bir evrene
geçer. Şöyle insanlara tepeden bakar, havalandıkça bütün insanları, o gün boyu
ittirdiği izmaritler ya da her yerine sokuşturduğu renkli jelatin kağıtları
gibi görürdü. Bütün evreni, izmaritler ve renk renk, cıvıl cıvıl çikolata, bisküvi,
jelatin kağıtları arasına serpiştirilmişti.
![]() |
| Sokolowicz |
Birisi ile konuştuğu pek
görülmemişti. En azından bizim görebildiğimiz birisiyle. Bizim göremediğimiz
fakat onun görebildiği elbet birileri vardı çevresinde. Onu yalnız bırakmayan
sadık arkadaşları vardı belkide. Gün boyu onlarla volta atıp şakalaşıp,
birbirlerine buldukları renkli kağıtları göstermekte, hatta kim daha
çok bulursa diye yarışma bile düzenleyip parça başına ödül bile koymaktaydılar. Bilemeyiz.
Bilemeyiz. Bilebildiklerimiz
bizim gördüklerimiz. Gördüklerimiz ise asla bütünüyle kavrayamıyacağımız
gerçekliğin sakatlanmış parçaları. Geçen gün çocuklardan bazıları yanına yaklaşıp
pantolonunu aşağı indirip bir güzel dalga geçmişlerdi. Hızlıca arkasından
yaklaşıp onu gafil avlamışlardı, hoş önünde yaklaşsalardı farklı bir tepki
vermeyecekti zaten. O ise öylece kalakalmış, her gün onu aynı muhitte görenler,
tanıyanlar, acıyanlar, bir şekilde göz aşinalığı olanlar; önce olayı anlamamış,
şaşırmış, sonra katıla katıla gülmüş, sonra haline üzülmüş ve en sonunda da
acımışlardı. O ise hiçbir kızgınlık belirtisi göstermeden saatlerce o şekilde
durmuştu meydanın ortasında. Gelip geçerken onu görenler, ilk defa
karşılaşanlar bir türlü anlam verememişlerdi bu adamın neden böyle pantolonu
inik bir şekilde durduğuna. Tanıyanlar ise cesaret edememişlerdi onun yanına gitmeye.
Zaman sonra kendini toparlamış ve en sevdiği şeyler olan renkli jelatin
kağıtlarını vücudunun her yerinden çıkartarak sağa sola savurmuştu. Bütün
bunları ise yine aynı sakinlikte yapmıştı.
Şimdi onu, on yaşına
döndürseler komşunun oğlundan gizlice aldığı o çikolatayı yerine koyar mıydı? Şimdi
onu, on yaşına döndürseler babası yerine koyar mıydı hırpaladığı bütün
çocukluğunu? Şimdi onu, on yaşına döndürseler…


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder