Kül Tadı

Ağzındaki tadı silkelemek için daha bir hızla bağırdı.
Bogdantzigan
Muhtemelen yerden alıp yemek için ağzına götürdüğü şeyin iğrenç bir tadı vardı.

Kendi kendine söylenmeye başladı. Kendi kendine konuşması bu yüzdendi belkide, ağızdaki tadı temizlemek için. Hep aynı tat, o kül tadı. Bütün sokaklar ona mükemmel  gözükmekteydi. Uzun zamandır, şehrin meydanındaki o büyük avluyu kendine mesken tutmuş, avlunun taşları üzerinde basmadık yer bırakmamıştı. Ona, her gün üzerinde dönüp durduğu bu zevksiz ve kirli taşlar, ilk defa görüyormuşçasına ilgi çekici gelmekteydi. Sanki dünya bu taşlardan ibaretti. Sabahtan akşama kadar belki de akşamdan sabaha kadar, kim bilir, o meydanda dolanır durur, kendi kendine konuşur, ıslık çalar, ara sıra da bağırırdı avazı çıktığı kadar. Elinde sürekli sopası olduğu için insanlar onun bağırtılarından ürker, sağa sola kaçışırlardı ama onun kimseye bir zarar verdiği ne görülmüş ne duyulmuştu.  

Bütün gün boyunca sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuşcasına vakur ve dikkatli bir şekilde meydanda dolanır durur, bulduğu renkli kağıtları orasına burasına tıkıştırır, yürürken önüne gelen izmaritleri sağa sola ittirirdi. Bazen bir izmarite fena takılır, onu ittire ittire bütün gün o meydanda bir aşağı bir yukarı seğirtir hatta zaman zaman havalandığı bile olur. Bu dünyadan havalanır, başka bir evrene geçer. Şöyle insanlara tepeden bakar, havalandıkça bütün insanları, o gün boyu ittirdiği izmaritler ya da her yerine sokuşturduğu renkli jelatin kağıtları gibi görürdü. Bütün evreni, izmaritler ve renk renk, cıvıl cıvıl çikolata, bisküvi, jelatin kağıtları arasına serpiştirilmişti.

Sokolowicz
Kafasında her zaman, belki de soğuktan korunmanın içgüdüsüyle, üç ya da dört şapka bulunurdu. Elbiselerinin yırtık pırtık olduğunu söylemeye sanırım gerek yok. Birinin verdiği ya da çöplükten bulduğu lastik ayakkabıları içinde ayaklarını naylon poşetlere sarmıştı. Her yanından ipler, jelatinler, gazete parçaları sarka sarka o ilk defa gördüğü taşların üzerinde ağır adımlarla, adımlaya adımlaya adımlamaktaydı.

Birisi ile konuştuğu pek görülmemişti. En azından bizim görebildiğimiz birisiyle. Bizim göremediğimiz fakat onun görebildiği elbet birileri vardı çevresinde. Onu yalnız bırakmayan sadık arkadaşları vardı belkide. Gün boyu onlarla volta atıp şakalaşıp, birbirlerine buldukları renkli kağıtları göstermekte, hatta kim daha çok bulursa diye yarışma bile düzenleyip parça başına ödül bile koymaktaydılar. Bilemeyiz.

Bilemeyiz. Bilebildiklerimiz bizim gördüklerimiz. Gördüklerimiz ise asla bütünüyle kavrayamıyacağımız gerçekliğin sakatlanmış parçaları. Geçen gün çocuklardan bazıları yanına yaklaşıp pantolonunu aşağı indirip bir güzel dalga geçmişlerdi. Hızlıca arkasından yaklaşıp onu gafil avlamışlardı, hoş önünde yaklaşsalardı farklı bir tepki vermeyecekti zaten. O ise öylece kalakalmış, her gün onu aynı muhitte görenler, tanıyanlar, acıyanlar, bir şekilde göz aşinalığı olanlar; önce olayı anlamamış, şaşırmış, sonra katıla katıla gülmüş, sonra haline üzülmüş ve en sonunda da acımışlardı. O ise hiçbir kızgınlık belirtisi göstermeden saatlerce o şekilde durmuştu meydanın ortasında. Gelip geçerken onu görenler, ilk defa karşılaşanlar bir türlü anlam verememişlerdi bu adamın neden böyle pantolonu inik bir şekilde durduğuna. Tanıyanlar  ise cesaret edememişlerdi onun yanına gitmeye. Zaman sonra kendini toparlamış ve en sevdiği şeyler olan renkli jelatin kağıtlarını vücudunun her yerinden çıkartarak sağa sola savurmuştu. Bütün bunları ise yine aynı sakinlikte yapmıştı.

Şimdi onu, on yaşına döndürseler komşunun oğlundan gizlice aldığı o çikolatayı yerine koyar mıydı? Şimdi onu, on yaşına döndürseler babası yerine koyar mıydı hırpaladığı bütün çocukluğunu? Şimdi onu, on yaşına döndürseler…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder