SAAT KAÇ?


Saat kaç? Dedi kendi kendine. Saatine baktı kafasını çevirdi ve tekrar saatin kaç olduğunu merak ederek saatine baktı. Saat kaç? Saatine bakıp durmak canını sıkmıştı. En azından bunun farkına varacak kadar kendindeydi ama buna bir son veremeyecek kadar da kendinde değildi.  Bir yere yetişmek zorunda olmak düşüncesi bile onu tedirgin etmeye yetecekken canını sıkmak için saatine bakıp durması ne kadar saçma. Oysa günlerdir, hatta haftalardır, belki aylardır o sesler onu o kadar rahatsız ediyordu ki. Saati her zaman kolunda olmasına rağmen özellikle yatarken bütün saatlerinin pilini çıkartıyordu. Uyuması için tam bir sessizlik gerekirdi, yoksa uyuyamazdı. Bir de odasında tek bir ışık bile olmayacaktı, kuralları bunlardı. Her gece bütün saatlerinin pillerini çıkartırdı, bunu bir gün bile yapmamazlığı olmamıştı.

Üstelik tek gıcıklığı bu değildi. Kötü kokular onu tedirgin ediyordu. Bilhassa insanların kokuları. Beğenmediği koku oldu mu hemen o insanın yanından uzaklaşır ve bir daha da onlara yaklaşmaya cesaret edemezdi. Sanki diğerleri de o beğenmediği insanın kokusu gibiydi. Bunu bilemezdi ama ona göre hepsi aynı ve hepsi de mide bulandırıcı. Odasından dışarı çıkmak bu yüzden onun için çok sakıncalıydı. Bir başkasıyla konuşmak ona çok yapay bir şeymiş gibi geliyordu.  Konuşmayı çok seviyordu aslında ama insanlarla konuştuğunda onların neler söyleyebileceğini tahmin ettiği için onlarla konuşmanın da bir anlam ifade etmediğini düşünüyordu. Bunu denememiş değildi. Denemişti ama bütün bu denemeler kendini daha yapmacık olarak görmesine neden olmuştu.


Yapmacık şeylerden tiksiniyordu. Başkasında bu durumu bir ölçüde kabul edilebilirdi, zaten herkesin baştan böyle olacağını biliyordu. Bu durum ilk başlarda onu çok tedirgin etse de artık alışmıştı ama alışamadığı tek şey vardı hala, o da kendi yapmacıklığıydı. Bu yüzden kendisiyle konuşurdu hep. Karakterler yaratırdı kafasında ve bu karakterlerle konuşurken de hep onlardan üstün gelmeye çalışır ve en sonunda ne yapar eder onları alt ederdi. Onları yenmenin kolay olduğunu düşünmesin kimse. Oyunun kuralları baştan çizilmişti. Onların saldırıları karşısında asla kendini kaybetme. Zaten bu yüzden kendini baştan galip sayardı. Onlar hiddetlenir, bağırır, hatta kimi zaman küfreder ama o her zaman  vakur tavrını korur ve bu yüzden de her zaman mantıklı cevaplar bulur.


Mantıklı davranamadığı tek yer vardı o da rüyalarıydı. Çünkü orada neyle karışılacağına kendisi karar veremiyor, bir başkasının insafına kalıyor ve o sadece olanları izlemekten başka bir şey yapamıyordu. Mesela birisi uzun uzun yüzüne bakıp onunla konuşsa, o da bu konuşulanlara cevap verse, bunu da öyle bir yapmacıklıkla yapsa, o yapmacıklıktan karşıdaki insan bile kendinden geçse ve iyice saçmalamaya başlasa bu durum karşısında yapabilecek hiçbir şeyi yok. Bu yüzden uyumayı sevmiyordu, uyumak ona göre bir işkenceydi. Uyumamak için elinden geleni yapabilirdi. Bunu da denemişti. Uykusuzluğa direnmeye uğraşmıştı. Ama bu uğraşının sonucunda öğrenmişti ki ya uykuyu kısa tutup dinlenmenin yollarını bulacak ve rüya faslını çabucak geçebilecek ya da uykuyla uyanıklık arasında kalıp, gerçek yaşamı da bulanacak ve bu bulanıklıktan ötürü de mantıklı düşünemeyecekti. Bu yüzden ikincisini seçmektense birincisini seçmek ona daha mantıklı gelmişti.


Saat kaç dedi kendi kendine. Saatine baktı ve sonra bir başka saatine ve sonra bir başkasına. Bu gün de geçti diye düşündü. Elleri terlemişti, kalktı ellerini yıkadı, bu yağlanma hissi kendini kirli hissetmesi için yeterliydi. Bu kadar dikkat etmesine rağmen  kendi elleri bu kadar yağlıysa başka insanların elleri ne halde olurdu ki düşünmek bile midesini bulandırmaya yetiyordu. Yağlı ellere asla dokunmazdı.

‘Dışarıdaki ağacı kesmeliyim’. Birkaç günden beri kafasında bu cümle dolaşıp duruyordu. ‘Evet, evet en iyisi dışarıdaki ağacı kesmek’.  Küçük bahçesinde bir tek ağaç vardı. Hiçbir zaman bu ağacı sulamamıştı, kendisi dikmemişti elbet,  nasıl çıktığını da bilmiyordu ama gözlerinin önünde büyümesine de ses çıkarmamıştı. Hatta içten içe zevk aldığı bile iddaa edilebilirdi. Şimdi büyümüştü işte nasıl olduysa olmuş büyümüştü.

O sesi gene duydu. Belirli olmayan aralıklarla gelen şık şık, tık tık, çıt çit sesi. Nasıl bir ses olduğunu anlayamadı. Hayır o ses saatlerinden gelmiyordu. Sattin sesi hep aynı tonda ve sürede gelirdi.Bu sese aldırmamazlık edememem artık diye geçirdi aklından. Sinirlenmeye başlamıştı, uyuyamaz olmuştu. Günlerdir gözüne bir tek damla uyku girmemişti. Tam uyuyacağı zaman o sesle birden irkiliyor ve kalktığı gibi o sesin kaynağını bulmaya çalışıyordu ama onun bütün bu çabaları yersiz kalıyordu. Evin içinden geldiğini sandı önce, bu bir fare olabilirdi. Eline bir kağıt dolayıp farenin peşinden koştu ama bir türlü yakalayamadı. Yakalayamayacağı kadar uzaktaydı fare ama onun o sesi yok mu? Lanet olasıca sesi. Birden eline bir sopa alıp her şeyi paramparça etme isteği uyandı içinde. Kendini düşüncelerinin akışına o denli kaptırmıştı ki, o durumdayken kontrolsüzlüğünün ve acizliğinin farkına varamadı. Farkına vardığı anda ise bunu bir acizlik anı olarak düşünmemenin daha mantıklı olacağına karar verip tam o anda bütün bunların olmadığına dair kendiyle anlaşma imzalayıverdi. Bu anlaşma kendiyle kendi arasında olduğu için asla bir başkası tarafından bilinmeyecekti. Ve en önemlisi de kendi de bilmeyecekti. Ne olursa olsun bu sesi yok etmeliyim. O fareyi öldürüp üstünde tepinmeliyim. Hatta kendi ellerimle yapmalıyım bütün bunları. Böylece bana verdiği rahatsızlığın ne kadar büyük olduğunu ona gösterebilirim ve aynı rahatsızlığı onun gözlerinin içine baka baka bu sefer ben ona verebilirim.

Sonra anladı ki bu sesi çıkartan bir fare değildi. Düpedüz dışarıdan bir yerden geliyordu ses. Bunun dışardan gelen bir ses olabileceğini ise hiç düşünmemişti. İçerdeki bir fareyi öldürmek daha kolaydı peki ya dışardakini öldürmek? Nasıl bulabirim ki ben onu? Ya bir fare değilse sesin kaynağı? Dışardaki herhangi bir şey olabilir. Bir makineyse mesela. Parçalayabilirim onu diye düşündü. Elime bir balyoz alıp paramparça ederim. Yapabilir miyim evet evet yaparım. Ya bir insandan geliyorsa bu ses?

“Dışarıya çıkmalıyım”.  Oysa o dışarıya çıkmak istemiyordu. Sesin kendi kendine geçeceğini umarak günleri uykusuz geçirmeye razı oldu sonunda ama nafile.
  
Tam uykuya dalmak üzereydi ki yine o ses. Bilinçsiz bir şekilde uyuya kaldığı yerden fırladı, ve kendini dışarı attı. Eline bir mum geçirdi. Dışarısı karanlıktı. Dışarısı olabildiğine sessiz ve karanlık, elindeki mum söndükçe kibritle yaktı ve sesi aramak için deli gibi koşmaya başladı. Koştu koştu, koştu, insanların içine daldı birden önündeki yoldan köşeye dönünce, küçük bir çocuğa çarptı, ama kendini yavaşlatmadı hiç. Işıklı camekanların önünden geçti, müzik sesleri tüm caddeyi kaplamıştı, bağrışmalar, çığlıklar, gülüşmeler, ağlaşmalar ve küfürleşmelerin arasından aynı hızla geçip gitti.

Elindeki içki şişesini yudumlayan dilenci yanına yaklaşıp kolunu kavradı ve sordu, - Saat kaç? Bir an durdu saatine baktı, yaşlı dilencinin yüzüne baktı ve aynı hızla elindeki mumla koşturmaya devam etti.

Nihayet evine ulaşabilmişti ama ne çare o sesten hiç iz bulamadı. Soluk soluğa kalmıştı. Bahçesindeki o ağaca dayandı bir süre soluklanmak için. Ve ağaçtan bir yaprak kopup elinin üstüne düştü “çıt”.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder