
Amcama...
Soluk
soluğa,
kararmakta olan gökyüzüne ulaşmaya
çalışırcasına
tepenin ardından son taneleri kalan güneş ışıklarına doğru olanca gücüyle koşmaya başladı. Kan ter içinde
kalmıştı.
Fakat en fazla kan çıkıyormuşcasına
vücudundan, acı duyuyordu. Nihayet tepeye varmış, güneşin son parıltıları da yok olmuştu. Gece olmamış, sanki sabahtı. Gün doğmak üzereymiş hissine kapıldı birden.
Yoksa kovaladığı
gece miydi de biraz sonra gündüz olacaktı? Aklı iyice karışmış, duyguları allak
bulllak olmuştu. Kulakları ıssızlaşmış, gözleri buğulanmıştı.
Belirsiz
bir zamandı. Kendisi çocuktu, henüz büyümemişti ya da o öyle olduğunu düşündü. Son zamanlarda
geçmişe
dair hatırladığı
çok az şey
olduğunu
farketti. Ne olmuşsa
olmuş
sanki herşey
bir anda silinivermiş. Fakat işte hiç olmadık
zamanlarda olan şeyler
gene olmaya başlamıştı.
Ablasıyla
bereber geçtikleri o yolları hatırladı, papatyaları yolup dipsiz kuyuya
attıklarını, papatyaların havada süzüle süzüle kuyunun içinde kaybolmasını
hatırladı birden. Hikayeler masallar, yılanlar, kaplumbağlar,
karagoncalosları hatırladı. İnsan kılığına girip develerin sırtında seyahat
eden altın taşıyan cinleri, kulaklarına isimlerini fısıldayan perileri.
Altınları gömen cinlerin, perilerin peşinden koşan babasının maceralarını. Asla
kavuşulamayan hep peşinden koşulan hayalleri. Anneyle toplanan tilkişenleri,
kişkişleri, kuzu kulaklarını hatırladı. Ençok kişkişi sevdiğini hatırladı ve
bir zaman bu otların isimlerinin ona ne kadar tuhaf geldiği hatırladı sonra.
Amcasının anlattığı Osmanlı masallarını. Sanki kendi yaşamışcasına bütün
olayları en ince ayrıntısına kadar anlatışını. O masalların içinde mızraklarla
çarpıştığını, kimi zaman, kaleye bayrağı onca yarasına rağmen son nefesinde
diken kahraman asker oluşunu hatırladı.
Hayhuyların,
vahvahların arasındaki maşallahları hatırladı. Eskilerin maşallah diye
sevişlerini. Amcasının hoter şapkasını ve o şapkanın içinden çıkıyormuşcasına
anlatılan masallardan sızan kahramanları. Her zaman amcasının kafasında olan o
şapkayı Redkit’in şapkasına benzetir, büyüyünce benimde böyle şapkam olacak
diye iç geçirirdi. Amcasının şapkasını çıkarttığı nadir anlarda şapkayı gizlice
kafasına geçirir masalların tavşanlarının peşinden koşardı.
Bu
hatıralarla kan içinde terlerle tepeye ulaştı en sonunda. Üzüm bahçelerinden geçti.
Yarısı kurumuştu
bahçenin. Yeşil
üzümler, kırmızı, mavi üzümler. İçinde dayanılmaz bir hüzün. Az sonra eski evi görünce artık tamamen emin
oldu. Burası bir zamanlar amcasının yazları kullandığı küçük taş evdi.
Amcası,
baharın yaza çaldığı
vakitlerde tepeye çıkar , bütün yazını orada geçirirdi. Ürünlere dadanan
domuzları kovalar, domates, salatalık, patlıcan, karpuzlara göz kulak olurdu. Amcasının
domuzlar üzerine anlattığı
bütün hikayeleri can kulağıyla
dinler, kendisini onun yerine koyarak maceralardan maceralara atlardı. Bu
hikayeler yüzünden tepedeki taş
eve kendi başına
gitmeye casaret edememişti
hiç bir zaman. Ama işte
bugün ne olmuşsa
olmuş
kendi başına
çıkagelmişti.
Tepedeki
evin tahta kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Her zaman sabahın ya da akşam karanlığının mahmurluğu ile yüklü hüzünlü eve
girdi. Asla tam aydınlık olmazdı bu evin içi ve bu yüzden de her zaman hüzünlü
gelmişti
ona, içi çocuk cıvıltıları, komşu
ziyaretleri, bayram sabahı telaşları
ile dolu bile olsa o ev her zaman bir miktar hüzün taşırdı
içinde. Elbette böyle olmasında eski radyodan sürekli çalan sanat müziklerinin
de payı vardı.
Müziğin sesi çok şiddetliydi, şimdi düşündüğünde o hüzünlü evde
yankılananan hüzünlü sesin hangi şarkıcıya ait olduğunu hatırlamıyordu. Biraz
olsun iç sıkıntısını dağıtabilmek
için radyoyu kapatmayı denedi fakat başarılı olamadı. Radyoyu kapatmaya çalıştıkça kadının sesi daha
bir gürleşiyor
daha bir hüzün çöküyordu evin içine. Nasıl anlatsam bu hüznü. An sonra radyoyu
kapatmanın anlamsızlığına
vardı. Etrafta kimsecikler görünmüyordu ve hava iyice kararmaya yüz tutmuştu. Tahta kapı büyük bir
gürültüyle açıldı.
Tepenin
üzeri çoraklaşmıştı. Ne bir ot ne de bir üzüm tanesi kalmıştı
geriye. Sadece topraktan küçük bir yükselti, bir hendek belkide, belkide bir su
bendi diye düşündü. Uzaktan seçemedi, seçebileceği hiçbir şey kalmamıştı,
her şey bulanıklaşmıştı. Güneş doğmak üzereydi. Bütün gökyüzü, kuşlar, böcekler,
çocuk cıvıltıları, domuzlar, üzümler, papatyalar nefesini tutmuş sağa sola
kaçışmışlardı.
İyice
yaklaştı yükseltiye. Önce minik bir adamcık belirdi topraktan, sonra yeniçeri
askerleri ellerinde davullar ve borazanlarıyla teşrif ettiler, sarıklı
süvariler, ellerinde pistonlarıyla tulumbacılar, gülleleri fırlata fırlata yeri
göğü inlete inlete gelen Humbaracılar, Kalyonlar, Ateş Gemileri, Kalyatalar ve
başlarında Kaptan-ı Deryalar; Çakırcalı Efe, Yörük Ali Efe’de geldiler.Amcasının
masallarından çıkan kahramanlar hep birlikte selam durdular sanki benim gelmemi
bekliyormuşcasına. Son bir söz dökülmedi ağzımdan, son bir gülüş, sonlar hiç
olmadı, hepsi bizde yaşıyor hala. Biraz çocuk kaldım...
zaman zaman unutmuş gibi yapsak da çocukluğumuzda yaşayan hikayeler yada hikayelerde yaşayan çocukluğumuz tepenin arkasında çıkıp çıkıp geliverenler....
YanıtlaSilgittikce uzaklaşıyoruz, doğadan, dedelerimizden, bizi biz yapmış insanlardan, var olduğumuzu hissettiğimiz o yerlerden.
YanıtlaSilbiz büyüdükçe dünyamız, hayallerimiz küçülüyor. eskiden kurtulmak için çabaladığımız o yerlere, küçüklüğümüze daha çok sığınıyoruz, özümüzün özlemini çekiyoruz.