Saatin sesi hiç susmayacakmış gibi ötmeye devam ediyordu.
Saat beş. Kurmalı bir saatti bu, ötme süresi onun kurma şekline bağlıydı tam
olarak. Saat beş. Kalkma vakti. Güneş doğmamıştı daha. Adam kurmalı saatin
zembereği gibi kalktı yataktan. Hatta adamla saatin ritimleri hesaplanabilse aynı
ritmi tutturmaları içten bile değildi. Tik tak tik tak tik tak. Yatağın ucunda
terlikleri hazır ollll şınav, vaziyetinde bekliyorlardı. Ve nihayet görev
başlamıştı. İleri geri ritim bozulmadan tik tak tik tak.
5 adet kuru siyah zeytin, 2 dilim kepekli ekmek, 1 adet
yumurta ve bir bardak portakal suyu da bu seremoniye eşlik etmeye
hazırdılar öyleyse ayağa kalkıp marşın okunma vakti gelmişti.
Bu seremoni bittikten sonra ise evden çıkmadan önceki en
önemli bölüme tabi ki geçilebilirdi. Saat de tam olarak altıya ulaşmıştı bile,
ne bir eksik ne bir fazla. Kahverengi giysi dolabının önüne geldiğinde tek
yapması gereken hiç düşünmeden, askılardan üçüncü sıradakini almaktı. Çünkü bu
gün günlerden Çarşamba olduğuna göre ilk iki sıranın da boş olması gerekirdi.
Tek düşünmesi ve elbette hatırlaması gereken ise günlerden hangi gün olduğuydu.
Nihayet saat 6:30 olmuştu ve sıra, her gün aynı saatte gittiği mahalle
kahvesine gidip orta kahvesini içmekteydi. Ne bir eksik ne bir fazla orta
kahve. Kahvehaneye adım atar atmaz kahvesi ve gazetesi sıraya girip onu
beklemeye başlarlardı. Haberler tam olarak saat 7’deydi. O zamana kadar
gazetenin bitmiş olması gerekirdi. Sigara içmez ve hasbel kader yanına düşmüş
insanlara da asla içirtmezdi. Sigara yasağının çıkmış olmasına ise dünyada
ondan fazla sevinen olmamıştı. Bu durum onu mutlu etmiş hatta bu yasağın
çıktığı gün öyle ki sevinçten yatma zamanını 2 dakika bile geçirmişti. Keyfine
diyecek yoktu, çünkü aynı zamanda bütün kahvehaneleri dolaşıp sigara içen olup
olmadığını denetleyebilecek bunun sonucunda hangi kahvede hangi tarihte ve
hangi zamanda sigara içildiğini siyah defterine not edebilecek ve yetkililere
de bildirecekti. Bundan büyük bir mutluluğu düşünemiyordu bile. Hele ki o
yetkililer o kahvehaneye gidip cezayı yazarlarsa değmeyin keyfine. Neyse ki
onun sürekli gittiği kahvede insanlar buna asla kalkışmazlardı.
Gazeteyi bitirir bitirmez haberler başladı. İşte ilk haber:
“tatil süresince trafik kazalarında ölenlerin sayısı 6.572 kişiye ulaştı”. “cık cık cık yazık be şu hale bak herkes trafik kurallarına uysaydı böyle olmazdı
tabi, hep kurallara uyulmadığı için oluyor bütün bunlar” diye yüksek
sesle söylendi, karşılık veren olmadı kahvede. Sadece arka sıralardan birkaç
“cık cık” sesi kahvenin duvarlarına çarpıp kayboldu. Oysa bir sonraki haber
moralini tamamen bozmaya yetmişti “asacaksın bunları, ibreti alem olsun diye
kalabalık bir caddede sallandırdın mı bak bakalım aynı şeyi başkaları yapıyor
mu? Almayacaksın bunları, şehre girerken soracaksın nerelisin diye, ya da hata
kaza girdiler mi toplayıp traktörlerin içine şehrin dışına bırakıvereceksin,
cık cık cık” bu sefer ise kahvehane ahalisi “doğru doğru” diye hep bir ağızdan
cıkcıklamaya, vakvaklamaya ve hırlamaya başlamıştı. Tam bu sırada kahveye giren
biri olsaydı eğer, korkup kaçması içten bile değildi. Öyle ki cık cıklar, hav
havlar birbirinden güç bularak iyice artmış yerini havada rastgele uçuşan
ana avrat düz gitmelere bırakmıştı bile. Tam bir arınma anı. Adamın öne sürdüğü
çözüm basitti ama, insanlar tarafından bir o kadar da etkili bulunduğu
söylenebilirdi.
Adam söylene söylene kahvehaneden çıktı. Bir an kalem ve
kâğıdını unuttuğunu sandı oysa onlar her zaman koyduğu cebinde şınav çekmeye
başlamışlardı bile. Tam cebini yoklarken kara kalın kaşlı bir adam, onu
görmeyerek omzuna çarptı. Adam özür dilemek için tam söze başlamıştı ki “Dikkat
etsene be hangi dağdan indin eeee eee geri zekalı.” böyle bir durumda cümlenin
başı tahmin edilebileceği gibi çıkardı ama cümlenin noktadan ve kendi kendine
söylenmeden önceki hali ise karşıdakinin birçok özelliğine bağlı olabilirdi.
Buna bağlı olarak da bu cümle “geri zekalı” şeklinde tamamlanabilirdi çünkü adam
bilmediği bir dilde ona bir şeyler söylüyordu ve bu durumda da cümlenin bu
şekilde kuruluyor olması gerekirdi, kural bundan ibaretti. Gerçi adamın özür
dileme hali içinde olduğu tüm evrensel vücut kurallarıyla doğrulanabiliyor olsa
da, dilini anlamamış olması onu kat be kat sinirlendirmişti. “Nerde yaşıyorsan,
düzgün konuş oğlum düzgün konuş, ne diyorsun sen”. “Kusura bakmayın bir an
ağzımdan...”. “Tamam tamam kes artık”.
Hava yağmurluydu, yağmurdan ise nefret ederdi. Nefret
etmesi güneşli havaları sevdiğinden değil, tam tersine takım elbisesinin
ıslanabileceği düşüncesindendi. Ona göre bir şeyi sevmemek aynı zamanda
karşıtını sevmek anlamına gelmiyordu. İkisinden de aynı ölçüde nefret
edilebilirdi. Güneşli havalarda terleme düşüncesi bile onu iğrendirmeye
yetiyordu. En güzel hava ne sıcak, ne soğuk olandı ona göre, orta karar.
Nihayet yağmur durmaya yüz tutmuştu ama bu sefer de adam, ne
kadar dikkat etse de damlardan akan, su damlaları yuvarlak şapkasının üzerine
boca olmuştu bile. “Ne sevimsiz bir gün” diye kendi kendine söylendi. Oysa
bütün günler aynı sevimsizlikteydi onun için, yalnızca o bu durumun farkında
değildi. Önemli olan bu günün, daha doğrusu bu anın haleti ruhiyesinde
bıraktığı etkiydi. Oysa bu haleti ruhiyeyi düzeltebilecek bir durum daha icat
olunmamıştı henüz. O yüzden gün boyu bu durumları icat etmekle meşguldü.
Trafik ışıkları arabalar için kırmızıyı gösterdi. Adam,
yeteri kadar cebinde şınav çekip göreve hazırlanan kalemle kağıdı biran önce
dövüştürmek için sabırsızlanmaktaydı. Yağmurdan sığınmak için iş hanına attı
kendini. Kalem kağıt çoktan eline geçmişti bile, kırmızı ışıkta geçen arabanın
plakasını defterine not etti ve tam olarak saat kaçta ve nerede olduğunu da
eklemeyi ihmal etmedi. Yavaş yavaş keyfi yerine gelmeye başlamıştı bile.
Dünyada herkes düzenli olamazdı ya, elbet bir düzensizlik bulunabilirdi
bir yerlerde. Bu düzensizlikler başkalarını rahatsız ettiği gibi onu rahatsız
etmezdi aslında. Rahatsız ettiği sanılsa bile, onu dünyada mutlu eden
tek şey bu düzensizliklerin varlığıydı. Bu sırada karşı köşeden onu
izleyen genç çocuk bu adamın kendisine bakarak deftere bir şeyler not ettiğini
görünce önce şaşırdı, göz göze geldiler, sonra bir an çocuk bu bakışlardan
korktu. Çok geçmeden çocuk sağına soluna bakarak kendinde ters bir şeylerin
olup olmadığını kontrol etmeye başlamıştı bile. Bu adamın bakışlarında kendine
dikkat et, sakın hata yapma seni de bir gün yakalayabilirim bakışları vardı ve
de bu durum onun baktığı kişiyi tedirgin etmeye yetiyor, insanı ister istemez
kendindeki suçlu durumu saklamaya itiyordu.
Mutlaka her insanda aransa bir
kusur, bir suç bulunabilirdi. Hatta kendinde bile ama kendinin suçsuz olduğunu
bildiği için de içi çok rahattı. Bu da arayın bakalım bulabilecek misinizin
getirdiği rahatlıktı. Ona göre suçlarının ortaya çıkmamasının tek sebebi
insanların bunları görmezden gelmeleriydi. İnsanların nasıl olup da bunları
görmezden gelebileceğine ise hiçbir zaman akıl sır erdirememişti. Herkes ihbar
edilebilirdi ona göre. Böyle eşitlikçi bir ihbar anlayışı geliştirmiş olmasına
rağmen bilinçaltında o da çok iyi biliyordu ki bazıları daha çok ihbar
edilebilir, bazıları ise ihbar edilemezdi. Yani dokunulamazdı ama o
bilinçaltından çıkarıp bunları dile dökme cesaretini gösterebilmiş olsaydı mutlaka
dokunulmaz yerine ihbar edilemez sözcüğünü kullanırdı. Çünkü böylesi daha kabul
edilebilir bir söz olabilirdi onun için. Bu durumun nedeni ise hiç kuşkusuz
olaylardan elde ettiği tecrübelerde gizliydi.
İş yerinde ondan üstün amirinin bir açığını yakalayıp takdir
belgesi almasına rağmen bir ay sonra işten atılması da bir olmuştu. Oysa o
günleri her andığında tek hatırlamak istediği şey, şu ana kadar en büyük övünç
kaynağı olan o takdir belgesiydi. Diğerleri ise hafızasında yer etmek yerine
alt hafızada yer etmişti ve bu durum da ister istemez ihbar edilemez olanların
neden ihbar edilemez olduklarını anlamasına yetip de artmıştı.
Hayatta onun için en önemli şeydi düzen, intizam.
Düşünmemişti başka şeyi ya da düşünmeye fırsatı olmamıştı. Yaşamıştı kurmalı
bir saattin zembereği gibi. Yaşça küçük insanları şu ya da bu şekilde
karşısında toplayabildi mi ya da onlarla bir şekilde iletişim olanağı buldu mu
bütün konuşmaları onlara vereceği öğütler üzerinden şekillenirdi. Ona göre
hayatta bir deneyimin yerini hiçbir şey tutamazdı. Bu yüzden yaşanmış ve daha
önce bir durum için söylenmiş belirli cümle kalıplarını bir olay karşısında
kullanmak “işte ben demiştim” demenin de en güzel yoluydu aynı zamanda.
Yönetimindeki olan kimseleri maddî ve manevî yönden tatmin etmelisin demek
istiyorsa “Aç bırakma hırsız edersin, çok söyleme arsız edersin” der, bir iş
zamanında yapılırsa kazanç sağlar, uygun koşulları beklemelisin demek isterse
“Aba vakti aba alan, yaba vakti yaba alan yanılmamış” gibi atasözlerini
kullanır ve cümleler, bu atasözleri ile bitirildiği için de karşıdaki insana
yalnızca“doğru, doğru, çok doğru” demek kalırdı. İnsanlarda bu doğruluk hissini
uyandırmak için daha bir sürü kalıbı ezberlemişti. Öyle ki konuşma şu ya da bu
şekilde onun kurguladığı düzenin dışına çıkacak olsa bile konuşmayı öyle bir
yere sürüklerdi ki bazen bütün bu konuşma, o söylediği son sözle çok alakasız
bir yerden başlamış olsa bile, bir şekilde ilişkileniverirdi. Sanki bütün bu
konuşmalar o son söz için yapılırdı.
Görevini bitirip ve trafik ışıklarına uymayan tamı tamına 10
aracı siyah defterine not ettikten sonra şehrin dış tarafında kalan
mahallelerdeki kahvehaneleri denetlemek için otobüse bindi. Dış mahallelere
gitmek onun için çok yorucu oluyordu ama en çok da buralar hoşuna gidiyordu.
Çünkü bunlar şehrin merkezine göre daha dışarda kaldıkları için denetimden de
kaçmaları daha kolay oluyordu. Otobüste öncelikle yüksek sesle konuşanları
uyarmakla görevine devam etti. Şoför anlamadığı bir dilde yanındaki muavinle
konuşuyordu. Müdahale etmek istedi ama onlara o kadar uzaktı ki sesini
duyuramamaktan korkuyordu. Sesini duyuramamaktan korktuğu için de
konuşamıyordu. Akşam olmak üzereydi. Otobüs sarsılarak bir sonraki durakta
durdu, otobüs o kadar kalabalıktı ki neredeyse adım atacak yer kalmamıştı.
Otobüs bu kadar kalabalık olmasına rağmen bu durakta kimsenin inmemiş olması
onu anlamsız bir şekilde tedirgin etti. İçinde bastırmaya çalıştığı anlamsız
bir kusma isteği uyanmıştı. Oysa o asla kusmazdı, kusamazdı. En son bu hissi
lise yıllarında sevdiği karşısında gördüğünde duymuştu. Ona bu hissi veren şey
neydi? Yoksa?
Otobüse sarı uzun saçlı küçük bir kız bindi elinde sanki
göğe uzanacakmış gibi duran mavi bir balon. Kız o kalabalıktan sıvışıp yanında
bitivermişti bile. Küçük kız, o kocaman gözleriyle ona bakmaktan başka bir şey
yapmıyordu sanki. Adam yine o suçlayıcı bakışlarını kızın üzerine dikti ama
nafile. Küçük kız hala bakmaya devam ediyordu. Elindeki balonu ona uzattı,
gözlerinin içine baktı. Kız ağlıyordu sanki. Adam ne yapacağını bilemedi ama
dayanılmaz kusma hissi devam ediyordu. Büyülenmiş gibi elini uzatarak balonu
aldı. Ve tam eline aldığı sırada balon birden karanlık ve sessiz otobüsün
içinde büyük bir gürültüyle patladı. Herkes bir an kafasını onlara doğru
çevirdi. Adam çok utanmıştı, belki de bu utanma hissini yıllar sora ilk defa
yaşıyordu. Küçük kız ona bakarak gülmeye başladı.
Gece dayanılmaz bir ağırlıkla kaplamıştı her yanı, adam
üzerindeki ağırlığı atarak silkelendi, titreyerek uyandı uykusundan. Uyandı
kendinden utanarak hayretler içinde. Oysa o uyuma zamanını asla sektirmezdi ve
gün içerisinde de bu uyuma zamanlarının dışında uykuya daldığı bir zaman
olduğunu hatırlamıyordu bile. Ona uğursuz gelmişti bu otobüs besbelli. Birden
içinde karşı konulmaz bir şekilde eve dönme isteği uyandı. Oysa bu istek
hatırlanan bu görev bilincinin karşısında zorla uykuya yatmak zorunda kaldı.
Uyandırmamak en iyisi, hatta en iyisi uyanmasına fırsat vermemek. Ne sevimsiz.
Bu sevimsizlik hali otobüsten indiğinde de devam etti. Karın
yağmasıyla ilgili bir sorunu olmayabilirdi aslında. Olmayabilirdi, o küçücük
tanecikler gelip gelip burnunun üzerine konmasa ve sürekli burnunu kaşımak
zorunda kalmasa. Nihayet kahvehaneye gelmişti. Dışarıdan içeriyi görmek oldukça
zordu. Bu gibi mahallelere gittiğinde çok gerekmedikçe kahvehanenin içine
girilmeyeceği ile ilgili kendisiyle kesin anlaşmalara varmıştı. Ama buranın
dışarıdan görünmesi oldukça zor olduğu için ve bu kadar da yol geldiği için
yapılan bu anlaşmanın 2. fıkrasının 3. bendinde bulunan istisnalar bölmesi
uyarınca içeriye girilebilirdi. İçeri girmesiyle gözlerinin fal taşı gibi
açılması da bir olmuştu. İçinde önce kusma hissi sonra mutluluk uyandı. Burada
sabahtan akşama kadar otursa defterine not edebileceği insanları tüketemezdi.
Kahve tıklım tıklım doluydu ve yarısından çoğu da sigara tüttürüyordu. Hemen
defterine sarıldı ve işe koyuldu. 1, 2, 3, 5, 7 kişiyi ayrıntılarıyla tarif
ederek defterine not etmeye başladı. “ Bey amca hayırdır? Yazar mısın
sen?” Dedi kekeme bir çocuk cümleleri uzata uzata. İşiyle o kadar meşgul ve
bundan ötürü o kadar bahtiyardı ki çocuk kekeme değil de düzgün konuşan biri
olsaydı muhtemelen o çocuğun konuşmalarının hiç birine kulak kabartmayacaktı.
Adam başından atmak istercesine birkaç şey söylemek istedi çocuğa fakat
kafasında kurguladığı her cümle daha ağzından dökülmeden titremeye başladı,
boğazı boğumlandı, dili buruldu. Üşümüş, yalnız kelimeler döküldü ağzından.
Birden bu gün sabah kahvehaneden çıkarken ona çarpan ve anlamadığı bir dilde
kesik kesik cümleler kurmaya çalışan adam geldi aklına. Bırak başkasına dert
anlatmayı adam kendini bile anlamakta zorlanmaya başlamıştı. Birden müthiş bir
huzursuzluk kapladı içini. Kahvehanenin içindeki uğultuyu dinlemeye koyuldu.
Fakat bu kadar uğultunun içinde kimsenin konuştuklarından bir şey anlayamamış
olması da son derece saçma gelmişti ona. Sanki herkes kekemeydi ve herkes onu
izliyordu.
Bu huzursuzluk içerisinde kendini sokağa atması da bir
olmuştu. Değil insanları gözleyip defterine onları not etmek, yüzlerine
bakmaktan bile utanır olmuştu. Yağmur tekrar başlamış, bütün gökyüzü delinmiş
üzerine yağıyordu. Karşı konulmaz bir yalnızlık hissi içinde küçük kızın
balonunu hatırladı. “ Balonun rengi neydi? Mavi mi, sarı mı? Ne kadar çok renk
var akıl karıştırıcı renk. Her şeyi tek renge dönüştüremez miydik, aynı
kıyafetleri giyip, aynı şeyleri düşünsek” dedi ama kimse duymadı.
Konuşmaya korkuyordu, sanki o çocuktan ona kekemelik
bulaşmıştı. Kendini son bir gayretle toplayıp gözüne kestirdiği ilk adamla
konuşmaya karar verdi. Böylece kendini denemiş olacak, bu durumdan kurtulduğunu
ve geçici bir şey olduğunu kanıtlayacaktı. Adamın yanına yaklaştı ve rastgele
birkaç şey söyledi. Ağzından çıkan hiçbir kelimeyi tanıyamadı. Adamın gözleri
fal taşı gibi açılmıştı.
- Ne
diyorsun sen be düzgün konuş düzgün. Dağ başımı burası diye yüksek sesle
bağırmaya başladı adam sokağın ortasında. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
Yoldan geçenler etraflarına toplanmış. Bütün gözlerini onun üzerine
çevirivermişlerdi.
- Hayır
beni yanlış anladınız. Ben ….
- Cık
Cık Cık…
- Nerde
yaşıyorsun, düzgün konuş,düzgün konuş.
- Cık
Cık Cık……………


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder